HÜRMÜZ GÖLGESİNDE TRUMP-İRAN RESTLEŞMESİ…

ABD-İran savaşı dünya gündemini meşgul etmeye devam ediyor. Ortadoğu’da tansiyon bir kez daha kelimeler üzerinden yükseliyor. Karşılıklı restleşmeler, sert sözler, alınan kararlar ve cayılan çoğu şey dünyayı ekonomik açıdan allak bullak ediyor.

ABD Başkanı Donald Trump’ın “o kadar vaktimiz yok” çıkışını, sadece sabırsızlık ifadesi olarak değil; aynı zamanda Washington’un müzakere masasındaki stratejik sıkışmışlığının da ilanı şeklinde okumak gerekiyor. Zira sahada sert güç kullanan ülkeler, çoğu zaman masada zaman kazanmak ister. Fakat bu kez zamanın kimin lehine aktığı tartışmalı duruyor. İran, tehditler altında müzakereyi kabul etmediklerini, son haftalarda sahada yeni hamlelere hazırlandıklarını beyan etti. Diplomasi daralıyor, tehditler büyüyor. Hürmüz gölgesindeki bu yeni güç savaşı ateşkesin sonu mu olacak, yoksa yeni bir krizin başlangıcı mı? Karşılıklı hamleler üzerinden analiz etmeye çalışalım.

Masada Sözler, Sahada Kartlar…

Trump’ın açıklamalarında dikkat çeken nokta, İran’ın seçeneklerinin kalmadığını savunmasıydı. Donanmanın etkisiz hale getirildiği, hava kuvvetlerinin zayıflatıldığı, Hürmüz Boğazı’nın kontrol altında olduğu söylendi. Bu söylem; tarihe şöyle bir bakacak olursak, klasik Amerikan üstünlük dilini taşıdığını söyleyebiliriz. Önce baskı kur, sonra anlaşmayı dayat. Mesele bu… Ancak uluslararası ilişkiler tarihinde baskı ile teslimiyet arasındaki çizgi her zaman net olmamıştır. Bazen baskı, karşı tarafı geri adım attırmaz. Aksine daha sert pozisyona iter. Nitekim İran’dan gelen cevap da tam olarak bunu gösterdi. Tahran yönetimi, tehdit altında müzakereyi kabul etmeyeceklerini açıkladı ve “yeni kartlar” ifadesiyle dikkat çekici bir mesaj verdi. Bu cümle, sadece diplomatik bir tepki değil; sahada veya enerji koridorlarında yeni hamlelerin sinyali olabilir. Özellikle Hürmüz Boğazı gibi dünyanın enerji damarlarından biri söz konusuysa her kelimenin ekonomik karşılığı mutlaka vardır.

Burada asıl irdelenmesi gereken mesele; Trump’ın sert söylemlerinin ne kadarının iç politikaya, ne kadarının dış politikaya dönük olduğudur. Dolayısıyla ABD başkanları çoğu zaman dış krizleri içeride güç gösterisine dönüştürme arzusuna yatkındırlar. Zira “kararlılık” mesajı seçmene güven verir. Fakat dış politikada fazla yükseltilmiş ses tonu, geri dönüş alanını daraltır. Sert konuşup yumuşak anlaşma yapmak da zorlaşır. İran cephesi ise klasik “sabır stratejisini” sürdürüyor. Zamanı yaymak, maliyeti karşı tarafa artırmak ve psikolojik üstünlüğü ele geçirmek ellerindeki kozlar. Bu durum İran’ın yıllardır uyguladığı bir metottur. Doğrudan çatışmadan kaç, karşı tarafı yıprat…

Ortadoğu’da En Tehlikeli Sessizlik, Konuşmalar Bittikten Sonra Başlar…

Ezcümle; bugün ortaya çıkan tabloda Trump hızlı sonuç istiyor, İran ise uzun oyun oynuyor. Biri saate bakıyor, diğeri ise takvime... Bu sebeple mesele sadece iki ülke arasındaki bir restleşmeden ibaret değil. Aynı zamanda dünyanın enerji fiyatları, bölgesel dengeler ve küresel güvenlik hattı da bu gerilimden fazlasıyla nasibini alıyor. Eğer taraflar söylem dilini daha da sertleştirirse piyasalar bunu hemen hisseder ve belirsizliğin getirisi olarak önümüze koyarlar. Yok, diplomasi ön plana alınır ve masaya dönerlerse dünya biraz nefes alır.

Bu arada, tarihte görülmemiş bir enerji şokunun içinden geçiliyor. Normalleşme ve belirsizlik uzun sürerse önümüzde pek de müspet gelişmelerin olmayacağı âşikâr… Ve belki de en vahimi, bu durum savaş bitse de bitmeyecek gibi duruyor. Her ne olursa olsun bizler yine de enseyi karartmayacağız, kararttırmayacağız.

Şimdilik herkes konuşuyor. Söylemler ön planda. Taşlar ise her gün yeniden dağıtılıyor. Ama unutulmamalıdır ki; Ortadoğu’da bazen en tehlikeli sessizlik, konuşmalar bittikten sonra başlar…