Sosyal medya, bize hayatın bir " en güzel vitrin" olduğunu öğretti. En mutlu anlarımızı, en iyi açılarımızı, en lezzetli yemeklerimizi paylaşıyoruz. Oysaki bu dijital vitrinlerin arkasında, pijamaları ile koltukta oturan, canı sıkılan, mutsuz olan kaygı duyan "gerçek" halimizle baş başayız. Başkalarının kusursuz görünen hayatlarını izlerken, kendi sıradanlığımızı bir "eksiklik" sanıyoruz. Sonuç mu? Kıyaslama döngüsü içinde derinleşen bir yetersizlik hissi ve mutsuzluk..
Bir fotoğraf paylaştığımızda gelen beğeniler, beynimizde kısa süreli bir dopamin patlaması yaratıyor. Ama o kalp, zor gününüzde sırtınıza dokunan bir elin, sesinizdeki titremeyi anlayan bir dostun yerini tutmuyor. Dijital dünya bize teması değil, onaylanmayı sunuyor. Bizler onaylandıkça sevildiğimizi sanıyoruz ama ekran kapandığında oda yine sessizleşiyor. Yine kendimizle baş başa kalıyor. beğeniler, sevgi dolu sözler, mükemmel hayatlar bir ekran uzağamızda oluyor.
Teknolojik olarak dünyanın öbür ucundaki birine ulaşmak saniyelerimizi alıyor. Yani "bağlantı" (connection) tarihin en yüksek seviyesinde. Ancak "iletişim" (communication) can çekişiyor. Göz teması kurmadan, ne hissettiğini anlamadan, sesin tonundaki kırılmayı hissetmeden kurulan her bağ, aslında biraz eksik kalıyor. WhatsApp gruplarındaki kahkahalar, gerçek bir kahkahanın yarattığı o sıcaklığı ruhumuza taşımıyor.
Gün sonunda, ekran ışıkları söndüğünde ve o çok beklediğimiz bildirim sesleri kesildiğinde geriye sadece biz kalıyoruz. Unutmayalım ki; bir ekrana sığdırılan hayatlar ne kadar parlak olursa olsun, gerçek bir sarılmanın sıcaklığını asla yerini tutamaz. Belki de artık başkalarının vitrinlerini izlemeyi bırakıp, kendi iç odalarımızın ışığını yakmanın vakti gelmiştir.