Kış, bu yıl biraz uzun sürdü sanki. Takvimler baharı gösteriyor ama sabah kapıyı açtığımızda hava hâlâ yerinde durduğunu söylüyor bize. Mevsimler mi değişti? Yoksa biz mi değiştik? Beklentilerimiz, planlarımız, hayatımızın düzeni...
Eskiden kış mevsimi daha netti. Soğuğuyla gelir ve hissettirirdi. Kar yağar, çocuklar eğlenir, ardından güneş yüzünü göstermeye başlardı. Kış uzadı, güneş bir ısıtıyor, ardından montlara sarılıyoruz. İçimize dönüyor, beklemeyi ve daha çok düşünmenin ne demek olduğunu kavrıyoruz.
Mesele kışın uzaması değil, ruh halimizde hızlıca olan değişimlere o kadar alışmış olmamızın, doğanın ritmi ile ayak uyduramayışımıza yol açması olabilir. Doğa, acele etmiyor ama biz edebiliyoruz.
Bekliyoruz, doğayla birlikte uyanan ruhumuzu da bekletiyoruz, yeniden canlanmak ve yeni şeylere adım atmak için belki de. Sabah uyandığımızda ince bir trençkotla ve baharın tanıdık kokusuyla yol almak ve yeni bir güne başlamanın verdiği o muazzam hissi bekliyoruz. İç ısıtan, heyecanlandıran, enerjimizi toplayan ve bizi yukarılara taşıyan bir günü.
Uzayan kışın ardından gelen baharın hevesiyle, kıymetini daha iyi anlamlandırmamızı sağlayacaktır elbet.
Ve belki de bu bahar, sadece bir mevsim değişikliği olmayacak. Uzayan kışın ardından gelen o ilk ılık rüzgâr, geçmişten bir kapı aralayacak. Çocukluğumuzun baharlarını, sokaklarda geçen o kaygısız günleri, yağmur sonrası toprağın kokusunu hatırlatacak bize. Unuttuğumuz ne varsa yavaş yavaş gün yüzüne çıkaracak.
Çünkü bazen geciken şeyler, tam zamanında gelir. Belki de bu bahar, tam da ihtiyacımız olduğu anda kapımızı çalacak.