Yaz kapıya dayandığında, içimizi sadece sıcakların değil, her an gelebilecek o yangın haberlerinin endişesi kaplıyor. Maalesef orman yangınları bu coğrafyanın acı bir gerçeği. Ancak alevler sönüp dumanlar çekildiğinde geride kalan o simsiyah sessizliği ne kadar konuşuyoruz?

Biz genellikle kayıpları rakamlarla ölçmeye alışmışız: "Şu kadar hektar alan yandı, bu kadar ağaç kül oldu." Oysa orman, sadece yan yana dizilmiş odun kütlelerinden ibaret değildir. Toprağın altındaki karıncadan daldaki kuşa kadar devasa bir yaşam ağıdır. Bir orman yandığında, aslında milyarlarca canlının yuvası, bir kentin akciğeri yok olur.

İşte tam burada, modern insanın derinden hissettiği o duygu devreye giriyor: Yeşil Yas.

Çocukluğumuzun geçtiği, yeşiline bakıp huzur bulduğumuz o tepelerin bir gecede küle dönmesi, ruhumuzda derin bir yara açıyor. Doğa insanı iyileştirir derler; peki doğa yandığında insanı kim iyileştirecek? Yanan her ağaçla içimizden bir şeylerin de kül olduğunu hissetmemiz, aslında toplumsal bir çevre yasının dışa vurumu.

Doğa, doğru şartlar sağlandığında küllerinden yeniden doğmayı bilir; toprak kendini onarır. Ancak bizim bu yeşil yastan çıkabilmemiz için, önce o simsiyah sessizliğin acısını içimizde hissetmemiz ve doğayı bir "kereste deposu" değil, yaşam ortağımız olarak görmemiz gerekiyor. Çünkü yitirdiğimiz sadece ağaçlar değil, kendi geleceğimiz.