EKOPOLİTİK - “En kötü emperyalizm, en iyi gerici molla rejiminden daha mı iyidir?”
HER ZAMAN ATLARI DEĞİL, “ŞAHLARI DA VURURLAR!”
Bazen bir soru, bir ülkenin umarsız bir dramını özetler. İran’ın yarım yüzyıllık hikâyesi tam da bu sıkışmışlığın Öyküsüdür. Bir yanda dış müdahalenin, yaptırımların, savaş tehditlerinin gölgesi; öte yanda içeride siyasal İslam’ın kurduğu katı ve disiplinli bir iktidar yapısı. (Ve iki kötülük arasında kalan bir halk) Türkiye’de bu tarihsel kırılmayı ilk sahneye taşıyanlardan biri ünlü sanatçı Ferhan Şensoy idi. 1980’li yılların ilk yarısında İran’da Ruhullah Humeyni öncesi ve sonrası dönemi anlatan oyununda geçen o çarpıcı replik hâlâ hafızalarda: “Her zaman atları değil, bazen şahları da vururlar.”

BU SATRANÇ OYUNUNUNDA İRAN’IN YARIM YÜZYILLIK AÇMAZI VAR!
Satranç metaforu açıktı. Şah devrilmişti. Muhammed Rıza Pehlevi gitmişti. 1979’da yaşanan İran Devrimi, yalnızca bir monarşinin sonu değil, büyük bir umudun başlangıcıydı. Ama devrimler bazen yalnız şahları değil, hayalleri de vurur. İran’da da öyle olmuş ve Pehlevi monarşisi yerine gerici, otoriter molla rejimi gelmiştir. Bugün İran halkı yine iki baskı arasında sıkışmış görünüyor: Dışarıda ABD-İsrail eksenli güç mücadelesi, içeride molla rejiminin otoriter yapısı. Bir taraf “özgürleştirme” retoriğiyle konuşuyor; diğer taraf “anti-emperyalist direniş” söylemiyle. Fakat her iki söylemin ortasında sıradan insanlar var: işçiler, köylüler, kadınlar, gençler, öğrenciler…

EN KÖTÜ EMPERYALİZM, EN İYİ MOLLA REJİMİ’NDEN DAHA MI İYİ?”
Ancak sorunun kendisi tuzaklı ve satranç jargonu ile önemli bir “açmaz” yaratıyor. “Hangisi daha kötü?” Çünkü bu soru, halkı iki kötülük arasında tercih yapmaya zorlar. Oysa mesele tercih değil, seçenek üretmektir. Emperyal müdahalelerin Ortadoğu’daki sonuçları ortada. Irak, Libya, Suriye… Devlet çökerken özgürlük gelmedi; çoğu zaman kaos geldi. Ama bu gerçek, içerideki baskının meşruiyetine de dönüşemez. Kadınların kıyafetine, gençlerin yaşam tarzına, muhaliflerin nefesine müdahale eden bir rejim, sırf dış tehdit var diye demokratik sayılmaz.

BUGÜN NE İRAN “KÜÇÜK KARA BALIK”, NE ABD “DOST BİR YUNUS!”
İranlı ünlü yazar Samet Behrengi’nin Küçük Kara Balık öyküsünü hatırlayın. Küçük balık dar dereden çıkmak, denizlere açılmak ister. Deniz özgürlüktür. Ama deniz aynı zamanda bilinmezdir, tehlikelidir. Bugünün İranlı muhalifleri de adeta o “küçük kara balık” gibi. Dar bir siyasal kanaldan çıkmak istiyorlar. Fakat denize ulaştıklarında karşılarına nasıl bir dünya çıkacak? Gerçek bir özgürlük mü, yoksa başka güçlerin büyük dalgaları mı? Belki de İran’da asıl mesele şudur: Denize ulaşmanın yolu, yüzmeyi öğrenmekten geçiyor. Yani bağımsız bir sivil toplum, örgütlü bir emek hareketi, kadınların ve gençlerin kendi siyasal öznesini yaratması… Ne dış müdahaleye bel bağlayan, ne de içerideki otoriterliği “direniş” diye kutsayan bir üçüncü yol. “Şahları da vururlar” sözü bugün başka bir anlam taşıyor. İktidar sahipleri değişebilir. Üniformalar, cüppeler, bayraklar değişebilir. Ama eğer güç tek elde toplanıyorsa, eğer denge ve denetim yoksa, eğer halk yalnızca alkışlayan ya da susan kalabalık olarak görülüyorsa, oyun aynı kalır. İran’ın 46 yıllık dramı bize şunu söylüyor: Şah'tan sonra Mollalar da gitmiş olabilir. Ama mesele yalnız Şah’ın ve Mollaların gitmesi değildi. Gerçek soru hâlâ ortada duruyor: Halk kendi kaderinin gerçek öznesi olabilecek mi? Çünkü ne emperyal okyanus; özgürlük garantisidir, ne de içe kapanmış bir teokrasi; bağımsızlığın. Özgürlük, ikisi arasında bir yerde değil; ikisine de uzak mesafede bir yerde başlar…

İRAN’DA REJİM MUHALİFLERİNE DAİR KRONOLOJİK BİR NOT;
Son 47 yılda dönem dönem ve son birkaç aydan bu yana da İslam Cumhuriyeti İran’da muha1efet sokakta. Bunların en önünde ise “Halkın Mücahitleri, Halkın Fedaileri ve İran Komünist Partisi (TUDEH)” gibi muhalif demokrat, Marksist-İslamcı, devrimci, solcu ve sosyalist örgütler de var. Hatta PKK’nın İran Kolu olarak nitelendirilen Pijak da muhalif gruplar arasındadır. Miladları 60’lı yıllardan öncesine dayanan bu muhalif örgütler ilk başta Şah rejimine karşı mücadele yürütmüş, 1979 Devrimi sürecinde aktif rol oynamış, içlerinde bazıları İslam ile Marksist analiz yöntemini birleştirmeye çalışsa da kısa süre sonra Ayetullah Humeyni liderliğindeki rejimle çatışmaya girmişlerdir. 1979 Devrimi sonrasında İslam Cumhuriyeti, başlangıçta birlikte hareket ettiği sol ve radikal örgütleri kısa sürede tasfiye etmiştir. 1980’ler boyunca binlerce solcu aktivist tutuklanmış, idam edilmiş veya sürgüne gitmiştir. Bu süreç, İran’daki devrimci, demokrat ve sosyalist damarın ülke içindeki örgütsel sürekliliğini büyük ölçüde kırmış; hareket diaspora merkezli bir karakter kazanmıştır. Günümüzde bu gelenek, daha çok sürgündeki yayınlar, entelektüel çevreler ve insan hakları temelli muhalefet ağları aracılığıyla varlığını sürdürmektedir. Ve İran’daki sokak hareketlerinde de yer almaktadır. Bu hareketler, hem Şah dönemine karşı direnişte hem de devrim sürecinde (İslam Devrimi) belirleyici olmuş; ancak devrim sonrası kurulan teokratik yapı tarafından sistematik biçimde tasfiye edilmiştir. İran solunun tarihsel serüveni, devrim ile iktidar arasındaki gerilimin ve ideolojik ittifakların kırılganlığının çarpıcı bir örneğidir.
