Hangi sabah huzurla uyanacağımızı unuttuk. Tam pandeminin maskelerini attık derken ekonomik fırtınaya yakalandık; tam "bir nefes alalım" dedik, yanı başımızda patlayan bombaların, İsrail-İran savaşının gölgesi düştü gündemimize.

Bizim nesil, tarih kitaplarının "Yüzyılın Olayları" bölümünü bizzat yaşayarak tarihe tanıklık ediyor. Bizim nesile tembel, çalışmıyor, iş beğenmiyor diye atıflar ediliyor değil mi? Ama bizler, gündemin boş kaldığı bir dönem de yaşamıyoruz ki. Savaşı da gördük, darbeyi de gördük, pandemiyi de, yüz yılın depremini de birebir tanıklık ettik. Şimdi ise yanı başımızda bir savaş var…

İsrail ve İran arasındaki savaş, sadece askeri bir strateji değil; bizim için mutfaktaki ekmeğin fiyatından, gece yastığa başımızı koyduğumuzdaki uyku kalitesine kadar her şeyi etkileyen bir psikolojik baskı unsuru. Psikolojide "ikincil travma" denilen bir durum vardır. Savaşın bizzat içinde olmasanız bile her an içine çekilme ihtimaliyle yaşamak, o belirsizliğin ağırlığı altında ezilmek ruhu en az fiziksel darbe kadar yorar.

80 darbesini görmüş babalar, dijital çağın hızıyla savaşın her karesini canlı izleyen gençler… Biz, kolektif bir "bekleme odası" sendromu yaşıyoruz. Bu kadar travmatik olayların birinci kişisi olarak yaşarken, gençliğimizi yaşayamadan günlerimiz geçiyor.

Peki, bu kadar travmatik olayın içinde psikolojimizi nasıl koruyacağız? Hayat motivasyonumuzu nasıl diri tutacağız? Savaşın ve gerilimin ortasında akıl sağlığını korumak, bazen en büyük direniştir. Belirsizliğin olduğu yerde kaygı büyür. Bu yüzden, kontrol edemediğimiz küresel siyaseti değil, kontrol edebildiğimiz küçük alanları (ailemizi, işimizi, kişisel huzurumuzu) savunmalıyız.

Bu coğrafyada yaşamak, her sabah "rağmen" diyerek uyanmayı gerektiriyor. Tüm bu gerilime rağmen üretmek, tüm bu karanlığa rağmen umut etmek… Belki de bu neslin en büyük kahramanlığı, bu kadar çok kaosun içinde hâlâ "normal" kalmaya çalışmasıdır.