Geçtiğimiz 9 Mart günü, Buldan merkezli o malum sarsıntıyla irkildiğimizde aslında hepimiz aynı sessiz soruyu sorduk: “Hazır mıyız?” Denizli, binlerce yıllık tarihi boyunca birçok medeniyete ev sahipliği yapmış kadim bir şehir. Ancak bu coğrafyanın bize sunduğu bereketli toprakların altında, derin uykusundan her an uyanabilecek dev bir gerçek yatıyor.

Buldan’daki deprem, can kaybı yaşanmamış olmasıyla tesellimiz olsa da, aslında yerin altından gelen sert bir ikazdı. Bu uyarı, bir kez daha unuttuğumuz gerçeği gün yüzüne çıkardı.
Deprem gerçeği, Denizli’de sadece teknik bir veri ya da akademik bir tartışma konusu değil; bizzat hayatın kendisidir. Pamukkale’nin travertenlerini var eden o kırık hatlar, aynı zamanda evlerimizin altından geçen fayların ta kendisidir.
9 Mart’ta sallanan avizeler, çatlayan duvarlar bize şunu fısıldadı: Doğa, kendi takvimini bizim ihmallerimize göre ayarlamaz.
Ne yapmalı, nereden başlamalı? Artık “Deprem olacak mı?” sorusunu bir kenara bırakıp, “Olduğunda ne yapacağız?” ve “Binalarımız gerçekten güvenli mi?” sorularına odaklanmak zorundayız.
Denizli; tekstiliyle, tarımıyla, turizmiyle Ege’nin parlayan yıldızlarından biri. Ancak bu yıldızın sönmemesi için taşın altına hepimizin elini koyması gerekiyor.
9 Mart bize şunu gösterdi: Henüz geç değil. Hâlâ bir şeyleri değiştirme ve önlem alma şansımız var. Bu yüzden geç olmadan ihmallerden kaçınmalı, sorumluluk almalıyız.
Unutmayalım ki; deprem öldürmez, ihmal ve “bir şey olmaz” diyerek sırtımızı döndüğümüz gerçekler öldürür.
Geçmiş olsun Buldan, ders olsun Denizli.