Türkiye’de 12 Eylül 1980 tarihinde gerçekleşen askeri darbenin üzerinden 46 yıl geçti. Dönemin Genelkurmay Başkanı Kenan Evren’in başını çektiği askeri darbe sonrası bütün ülkede sıkıyönetim ve sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Siyasi partilerin yanı sıra yüzlerce sendika ve sivil toplum örgütü kapatıldı. 1 milyon 683 bin kişi fişlendi, 700 binin üzerinde insan gözaltına alındı. Binlerce ev basıldı, yüzbinlerce kitap yakıldı.
Kurulan Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nde (DGM) 210 bin dava açıldı ve 230 bin kişi yargılandı. Bunlardan 7 bini idamla yargılandı ve 517 kişiye idam cezası verildi. 50 kişi idam edildi. Darbe dönemi ve sonrasında insanlık dışı uygulamaların yaşandığı merkezlerin başında cezaevleri geldi. İşkence, kötü muamele ve çatışmalardan kaynaklı 300 kişi şüpheli bir şekilde yaşamını yitirdi. Daha sonra açılan davalarda 171 kişinin işkenceden kaynaklı hayatını kaybettiği belgelendi. 35 bin kişi yurt dışına çıkmak zorunda kaldı ve 30 bine yakın insan vatandaşlıktan çıkarıldı. Kısacası her 12 Eylül’de hatırlandığı üzere “bugün günlerden darbe!” Ülkenin yaşadığı “en ağır, en baskıcı, en kanlı ve en açık” faşist iktidarının ilk günü olan 12 Eylül 1980’nin üzerinden tam 46Â yıl geçti. O günkü bu darbe ve Kenan Evren Başkanlığındaki 5 Cuntacı General’in o karanlık anti demokratik yönetimi ve etkileri adeta “demokratik cumhuriyeti” sarsan ve erozyona uğratan “kötücül bir miras” olarak 46 yıl sonrasına (yani bugünlerimize) kadar süregeldi.

DARBEYE FIKRALARLA MUHALEFET!
Evet, bugün 12 Eylül ve Türkiye’nin bugününde de yaşanan her şeyin sorumlusu olan “büyük yıkımın, karanlığın yani faşist askeri darbenin” üzerinden tam 46 yıl geçti. 12 Eylül darbesi Türkiye insanı üzerinde kapanması çok zor olan yaraların açılmasına sebep oldu. 12 Eylül darbe dönemi “underground fıkraları” ile yani illegal hikayeleri ve bilmeceleri ile ünlü idi. Çünkü açıktan “konuşmak ve eleştirmek yasaktı.” Ancak muhalifler Kenan Evren ve Cunta’yı eleştirmenin bir tür yolu olarak “fıkraları, bilmeceleri ve mizahı” kullanmayı bir mücadele yolu ve yöntemi olarak keşfetmişti. Bu fıkralar, Kenan ve Evren ve Cuntacı Paşaları anlatır ve alttan alta çarpıcı bir şekilde eleştirirdi. (Bu arada benzer siyasi fıkralar Başbakan Yıldırım Akbulut döneminde de epey ünlü olmuştu. Hatta 12 Eylül Darbesi’nin mağduru siyaset adamı rahmetli Süleyman Demirel de sık sık “12 Eylül fıkraları anlatır ve politik örnekler verirdi)

DİKTATÖRLER MİZAH SEVMEZ!
“Diktatörler mizahı sevmez, karikatür sevmez. Mizah sevmeyen, insanları da sevmez!” Mizah ve karikatür düşmanlığı dünyanın gelmiş geçmiş tüm diktatörlerinde görülen ortak bir özelliktir. İspanya’nın Franko’sundan, Yunanistan’ın Albaylar Cuntası’a, Şili’nin Darbeci Pinochet’indee ve Türkiye’nin Darbeci Generallerine ve muhafazakar iktidarlarına kadar bu böyledir. Neden mi? Şundan; Mizah ve Karikatür muhaliftir ve 12 Eylül Askeri Cuntacısı ve darbecilere en önemli muhalefet dönemin ünlü mizah dergisi Gırgır’dan gelmiştir. 12 Eylül Askeri darbe dönemi gazeteler bazı haberleri açıkça yazamazken Gırgır mizahla, karikatürle yazıyordu ve bazı darbe dönemi uygulamaları gazetelerden değil Gırgır’dan öğreniliyordu. Olaylar mizahi değişikliklerle yazıldığı içinde direkt bir yasak getirilemiyordu. Günümüzde de karikatür ve mizah dergileri kökten dinci faşist örgütlerin hedefleri haline gelmiştir. İşte bu yüzden darbeciler ve diktatörler karikatürü, mizahı ve siyasi fıkraları sevmezler…

DARBE YAPMAK MI DAHA KOLAY, TURŞU YAPMAK MI?
“12 Eylül döneminde Ali Baransel, Darbeci Konsey tarafından tüm basın-yayından sorumlu bürokrat olarak atanır. Bir gün gazetelerden birinde bir fıkra yayınlanır. Kenan Evren bu fıkrayı görünce çılgına döner. Evren, bu fıkrayı okuyunca derhal Ali Baransel’i çağırır; ‘Bu ne rezalet, böyle bir saçmalığın yayınlanmasına nasıl izin verirsin, neden kontrol etmezsin’ diye çıkışmış. Evren’i çıldırtan o fıkra ise şöyleymiş: ‘Güney Amerika’da bir uzmana sormuşlar; darbe yapmak mı daha kolaydır, yoksa turşu yapmak mı? Uzman, ‘Darbe yapmak daha kolaydır. Çünkü hıyar turşusu yapmak için aynı boy taze hıyarları seçeceksin, onları uygun kıvamda tuz, limon, sirkeli suyun içinde uygun süre bekleteceksin vs. oldukça uzun bir iş. Ama darbe yapmak için üç dört hıyarı yan yana getirmek yeterlidir’ demiş. Ali Baransel ne olduğunu anlamak için gazetedeki fıkraya hemen şöyle bir göz atmış. Ve ‘Sayın paşam, boşuna üzülüyorsunuz, bakın burada üç hıyar diyor, beş hıyar demiyor ki’ demiş. Bunun üzerine Kenan Evren gazeteyi alıp fıkraya tekrar bakınca hak Baransel’e hak vermiş. Konu kapanmış…”

ZEKİ MÜREN’DEN PAŞA CEVABI
12 Eylül’den sonra bir İzmir Fuarı’nda sahne alan Zeki Müren’in etrafını saran gazeteciler halkın kendisine neden "Paşa" lakabını taktığını sorar. Zeki Müren o dönemde Bodrum'da yaşamaktadır, 12 Eylül askeri darbesinin lideri Kenan Evren ise emeklilik günlerini Marmaris'te geçirmektedir. Gazetecilerin "Efendim, halk size neden 'Paşa' diyor?" sorusuna Zeki Müren o kendine has üslubu ve kıvrak zekasıyla şu yanıtı verir: "Marmaris'teki General’e 'i...' diyemedikleri için bana 'Paşa' diyorlar tatlım’ diye yanıt verir."

RESSAMIN MESAJI
Koyu karanlık 12 Eylül günlerinde Cuntanın başı Evren’e isimsiz bir ressamdan yağlı boya resimler gelir. Emekli olup Marmaris’te yerleştiğinde resim yapmaya başlayan Kenan Evren’in her dönem resme ilgisi büyüktür Önce bir “yangın” resmi, birkaç hafta sonra “kalabalık halk ve insanların” resmedildiği bir tablo, daha sonra ise bir “çıplak kadın” resmi gelir. En son ise “sevimli bir çocuğun” bulunduğu yağlı boya resim bizzat Güvenlik Konseyi Başkanı Evren’e ulaşır. Kenan Evren bu resimlere bayılır. Ve birbirinden güzel bu tabloları misafir ağırlama salonuna “geliş sırasına” göre astırır. Ancak bu tabloların kimden geldiğini ve ne anlama geldiğini çok merak etmektedir. Hemen dönemin Başbakanı Bülent Ulusu Paşa’yı çağırır ve sorar; “Paşam, bana bu güzel tablolar geldi. Ben de buraya astırdım. Netekim ne anlama geldiğini bir türlü anlayamadım” der. Bülent Ulusu bıyık altından gülerek yanıtlar; “Paşam ne vara bunda anlayamayacak. Affınıza sığınarak söylüyorum ressam ‘yaktın bizi o…. ç.....’ demek istemiş.”

CUNTACILAR BİR İNEĞİ NASIL SAĞAR
Bizden de hatırladığımız bir 12 Eylül bilmecesi; 5 darbeci paşa bir ineği nasıl sağar? Cevap; ‘Paşalardan biri ineğin memelerini tutar, diğer dört paşa ineğin birer ayağından kavrar ve ineği 4 ayağından tutup indirir, kaldırırlar. Böylece inek de kolayca sağılmış olur..’
12 EYLÜL KURBANI GAZETECİ VE YAZARLAR!
12 Eylül darbesinin en mağdur ettiği kesimlerin başında ise gazeteciler ve yayıncılar vardı. Koyu karanlık baskı dönemi Türkiye’de görev yapan gazeteciler için de adeta kabus yılları olmuştu. 12 Eylül 1980-1985 yılları arasında gazetecilerle ilgili ceza ve yaptırımlar ise rakamlarla şöyle oldu; Cezaevlerindeki gazetecilerin aldığı ceza toplamı: 3.315 yıl 3 ay,
İstanbul gazetelerinin yayın yapamadığı gün sayısı: 300 gün,
Gazetecilere istenilen hapis cezası: 4.000 yıl,
Cezaevlerindeki gazeteciler: 31,
Polisçe aranan gıyabi tutuklu gazeteciler: 13,
Silahlı saldırı ve işkencede öldürülen gazeteciler: 4,
Yalnızca 1980'de 16 günlük gazeteye açılan dava: 394,
Tazminat davalarının sayısı:211,
İstenilen tazminat miktarı: 12 milyar 848 milyon,
Yakılarak yok edilen gazete, dergi, kitap: 39 ton,
Yok edilmek üzere depolarda bekleyen yayın: 40 ton,
Basın özgürlüğünü kısıtlayan yasa sayısı: 151,
Yasaklanan yayın sayısı: 927
MARTI’YA ÖLÜM İLANI GAZETE KAPATTIRDI
Türkiye Komünist Partisi’nin son genel sekreteri “Laz İsmail ve Martı” lakapları ile bilinen İsmail Bilen 1983 Kasım’ında Berlin’de öldü. İsmail Bilen ile ilgili Türkiye’deki TKP’liler Hürriyet Gazetesi'ne “Martı Öldü” diye bir ölüm ilanı verdiler. Martı’nın İsmail Bilen olduğu öğrenilince darbeci generaller Hürriyet Gazetesi’ne 1 günlük kapama cezası verdi.

"DARBELERE ÇOCUKLARIMIZ İÇİN KARŞI ÇIKMALIYIZ"
Öte yandan Denizli Büyükşehir Belediye Başkanı Bülent Nuri Çavuşoğlu darbenin 46. yılında bir kınama paylaşımı yaptı. Çavuşoğlu paylaşımında, "12 Eylül, millet iradesinin susturulduğu; demokrasinin ağır bir yara aldığı tarihtir. Bizler geçmişin acı tecrübelerinden ders çıkararak, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu inancından asla vazgeçmeyeceğiz. Demokrasiye, hukuka ve özgürlüklere sahip çıkmak; yalnızca bugünümüzün değil, çocuklarımıza bırakacağımız geleceğin de sorumluluğudur" dedi.