Bazı fotoğraflar vardır; yalnızca bir anı değil, bir dönemin vicdanını da kayda geçirir.

ORASI VİETNAM!

11 Haziran 1963… Güney Vietnam'ın Saygon kentinde Budist rahip Thích Quảng Đức, hükümetin Budistlere yönelik baskılarını protesto etmek amacıyla kendisini ateşe verdi. O anı fotoğraflayan Associated Press muhabiri Malcolm Browne'ın görüntüsü, ertesi gün dünyanın dört bir yanındaki gazetelerde yayımlandı. Bir insanın kendisini yakması elbette yalnızca bir protesto yöntemi değildi. Aynı zamanda toplumun dikkatini, artık görmezden gelinemeyecek kadar ağır bir soruna çekme çabasıydı.

Mustafa Kemal Kaya Köşe3

BURASI TÜRKİYE!

Aradan 63 yıl geçti. 25 Eylül 2026… Bu kez adres Ankara. Anayasa Mahkemesi önünde, emeklilerin ekonomik sorunlarını ve seyyanen zam taleplerini dile getirmek için düzenlenen eylemde emekli polis memuru Ali Şekeroğlu, konuşması sırasında beylik tabancasını başına dayayarak yaşamına son verdi. Olaydan önce söylediği sözler ise hafızalara kazındı: "Bizi bu hale getirenler utansın.” Elindeki dövizde ise şu cümle yazıyordu: “Para için değil, onurumuz için.”

ONURLU BİR YAŞAM İÇİN PROTESTO!

İşte mesele tam da burada başlıyor. Çünkü emeklilik yalnızca bir maaş meselesi değildir. Emeklilik; yıllarca çalışmış olmanın, ülkeye hizmet etmiş olmanın, hayatın geri kalanında insan onuruna yaraşır bir yaşam sürme beklentisinin adıdır. Bugün milyonlarca emekli, maaşının ay sonuna yetip yetmediğini hesaplıyor. Kira, gıda, ilaç, fatura ve ulaşım giderleri arasında sıkışan insanlar, çalışma hayatlarının sonunda huzur bulmayı beklerken yeniden bir geçim mücadelesinin içinde buluyor kendisini.

Manşet 2

DRAM DEĞİL, TRAJEDİ; HERŞEY 17 MİLYON İÇİN!

Bu nedenle Ankara'daki olay, yalnızca bir kişinin trajedisi olarak görülmemelidir. Ama burada çok önemli bir ayrım da vardır: Bir insanın yaşamını yitirmesi, hiçbir ekonomik ya da siyasi talebin ölçüsü haline getirilmemelidir. Ali Şekeroğlu'nun ölümü ne romantikleştirilmeli ne de sıradanlaştırılmalıdır. Burada asıl sorulması gereken şudur: Bir insan, hayatının son döneminde neden kendisini bu kadar çaresiz hissetti? Bir emekli neden “geçinemiyorum” diye haykırmak zorunda kaldığını düşündü? Ve milyonlarca insanın ekonomik sıkıntıları dile getirilirken, bu insanların sesini duyurabilmeleri için neden böylesine ağır görüntülere ihtiyaç duyuluyor? 63 yıl önce Saygon'da bir Budist rahibin ölümü dünyanın dikkatini Vietnam'daki işgale ve emperyalist baskılara çevirmişti. 63 yıl sonra Ankara'da bir emeklinin ölümü ise Türkiye'deki emeklilerin geçim sorununu yeniden ülkenin gündemine taşıdı. Fakat iki olay arasında çok önemli bir fark var. Birincisi tarihsel olarak bir protesto eylemi olarak gerçekleşmişti. İkincisi ise ekonomik ve toplumsal çaresizliğin içinde gerçekleşen son derece trajik ve acı bir ölüm. Bu nedenle Ankara'daki olayı yalnızca “dramatik bir protesto” olarak okumak eksik kalır. Çünkü arkasında milyonlarca insanın hayatına ilişkin çok daha büyük bir soru var:

Mutafa Kemal Kaya Köşe İki̇ Tari̇hi̇ Protesto.1

İKİ FOTOĞRAF, İKİ PROTESTO...

Peki, insan onuruna yaraşır bir emeklilik mümkün mü? Türkiye'de milyonlarca emekli için mesele artık yalnızca birkaç puanlık zam hesabı değildir. Mesele, yıllarca çalışmış insanların hayatlarının sonunda çocuklarına muhtaç olmadan yaşayabilmesi; temel ihtiyaçlarını karşılayabilmesi; sağlık, barınma ve beslenme gibi en temel haklara erişebilmesidir. Bu nedenle emeklilerin talepleri duyulmalıdır.
Ama bir insanın kendi hayatına son vermesi, bu taleplerin duyulmasının bedeli olmamalıdır. Çünkü 17 milyon emeklinin sesi, bir kişinin ölümüyle değil, 17 milyon insanın yaşarken duyulabilmesiyle güçlüdür. Ali Şekeroğlu'nun elindeki dövizde “onurumuz için” yazıyordu. Şimdi yapılması gereken, o cümleyi bir ölümün sloganı haline getirmek değil; Türkiye'deki emeklilerin onurlu bir yaşam talebinin ne anlama geldiğini ciddi biçimde konuşmaktır. Dram değil… 17 milyon insanın yaşarken duyulabilmesi için bir çağrı. Ve belki de bugün asıl mesele budur: Emekliler ölerek değil, yaşayarak seslerini duyurabilmeli.