Modern zamanın insanı olarak hepimiz sanki görünmez bir yarışın içindeyiz de sürekli bir yerlere, bir şeylere sürekli yetişme telaşı içerisindeyiz. Bu telaşın içinde en çok neyi feda ediyoruz biliyor musunuz? Tahammülümüzü... Artık en küçük bir aksaklığa, geç kalmayı, birkaç dakikalık bir beklemeye, hatta karşımızdakinin nefes alıp verişine bile katlanamaz hale geldik.
Sahi, bize ne oldu da bu kadar tahammülsüzleştik?
Eskiden "Sabır acıdır ama meyvesi tatlıdır," derdi büyüklerimiz. Şimdi ise sabır, sanki bir zayıflık, bir vakit kaybı gibi geliyor. Adına "hız çağı" dediğimiz bu zaman diliminde sabır dediğimiz önemli bir değerimizin üzerinden geçip gidiyoruz.
Her şey o kadar hızlı olsun istiyoruz ki; internet bir saniye geç bağlanmamalı, trafik çok hızlı akmalı, istediklerimizin hemen gerçeklemeli…
Her şeye hemen ulaşma istediği, bizi "durup düşünme’den kopardı. Bir meseleyi anlamak için dinlemek yerine, cevap vermek için bekliyoruz. Oysa hayatın ritmi sadece koşturmaktan ibaret değildir. Durup nefes almadığımız, karşımızdakinin penceresinden bakmadığımız her an, içimizde patlamaya hazır birer bomba biriktiriyoruz.
Aslında mesele sadece sabırsızlık değil; mesele, birbirimize olan nezaketimizi ve en önemlisi merhametimizi kaybetmemiz. Tahammülsüzlük, bencil bir dünyanın içine çekerek orada bizleri yaşatmaya başladı. "Benim vaktim değerli, benim fikrim doğru, benim sıram önce..." ben ben ben… dediğimiz her an, toplumu bir arada tutan o görünmez birliktelik bağlarını bir bir koparıyoruz.
Bu dünya biz koştursak da koşturmasak da dönmeye devam edecek. Gelin bugün bir karar verelim. Trafikte birine yol verelim, markette beklerken yanımızdakiyle tebessümle selamlaşalım. Birisi bizi eleştirdiğinde hemen savunmaya geçmek yerine derin bir nefes alıp sabrımızı yeniden diri tutalım.
Hayat belki de sadece bir yerlere yetişme çabası değil; içinde bulunduğumuz an’ları hissetmenin tadıdır.