Son yılarda geçmişe olan özlem ve 90’lar 80’ler ve 2000’lerden görüntüler önüme geliyor. İnsan izle izle doyamıyor ve bizleri geçmişe götürüyor. Gözümü kapattım ve o eski yıllara gençliğime, çocukluğuma gittim. Bir kış sabahı yakılan sobanın odaya yaydığı o eşsiz sıcaklık ve üstünde demlenen çayın buğusu…
Hatırlar mısınız çay bardağının yüzeyinde bir çöp yüzdüğünde, heyecanla "Misafir gelecek!" diyen o masum çocuklardık biz. Geleceğe dair en büyük kaygımız, akşam ezanı okunmadan önce son bir kez daha sokakta koşabilmekti. Sokak lambasının altında "Elma dersem çık, armut dersem çıkma!" diye bağırdık ama hiçbirimiz bunun "son" olduğunun farkında değildik. Zaman, en güzel oyunlarımızı bizden sessizce çalıp götürdü.
"Yağ satarım, bal satarım..." diyerek el kadar mendilleri sırtımıza düşürdüğümüz o yıllar meğer ne kıymetliymiş. Sokakta üst üste koyduğumuz iki taş, dünyalara bedel bir oyun alanı yaratırdı bize. Mahallede en iyi oynanılan iki kişinin öne çıkıp "Seni aldım, beni aldım!" diyerek takım seçtiği o efsane yıllar… Ne bir bilgisayarımız vardı ne de elimizden düşmeyen akıllı telefonlarımız. Bir tüplü televizyonumuz, belki bir de şanslıysak aterimiz vardı. Ama ne hikmetse ruhumuz bugünkünden katbekat daha doluydu.
Teknoloji yoktu belki, hayat fiziksel olarak daha zordu ama huzur vardı, güven ve saf duygular vardı. Sokakta yere tebeşirle çizilen seksek çizgileri, güneşte parıldayan cam misketler, gökyüzüne coşkuyla fırlatılan bir top, mahalleye yılda bir gelen o seyyar salıncak. Bizi mutluluğun zirvesine çıkarmaya yeterdi. Büyümek için çok acele ettik. Oysa meğer en güzel, en masum yıllarımız o sobanın başında, o sıcak odanın köşesinde kalmış.