Dünyanın öbür ucundaki bir bilgiye saniyeler içinde ulaşıyoruz.

Çağımızın getirdiği bu muazzam imkânlar sayesinde her şey kusursuz gibi görünüyor, peki ya eskiye göre... daha mı yalnızız? Düşünmeden edemiyor insan. Bu çağ, tüm bu kalabalık ekranların arasında bizi sessizce yalnızlaştırdı mı?

Aslında cevap, her gün her saat gözümüzü diktiğimiz o dijital ekranların arkasında saklı...

Bugün yapay zekâ hayatımızın her anında yanımızda. Sorularımıza anında yanıt veriyor, cümlelerimizi toparlıyor, hatta bazen bizim yerimize yorulup düşünüyor. Büyüleyici bir konfor, değil mi? Ama bu kadar hazıra alışmanın da ağır bir bedeli var sanırım.

Artık fikirleri tartıştığımız, üzerine uzun uzun düşündüğümüz o demler geride kalıyor; teknolojinin sunduğu hazır cevaplarla yetiniyoruz. Yapay zekâ bize pek çok şeyi verebilir, evet... ama işin içine ruhu, o eksilmeyen duyguyu katamaz.

Bugün asıl meselemiz teknolojiye ayak uydurmak değil; onun bu baş döndürücü hızına kapılıp insanlığımızı yolda düşürmemek. Ekranları kapatıp sokağa çıkabilmek, bir dosta "merhaba" derken gözünün içine bakmak, elimizdeki o parlak cam parçasına değil... Kendi iç sesimizle baş başa kalabilmek.

Dünya ne kadar dijitalleşirse dijitalleşsin, hayatın en gerçek, en değerli anları hâlâ ekranların dışında, o karmaşık ve güzel dünyada yaşanıyor.

Dijital çağda insan kalabilmek ise... belki de bu dönemin yapabileceğimiz en büyük devrimi.