Ramazan yaklaşıyor. Takvimdeki yerini biliyoruz ama içimizdeki karşılığı eskisi kadar net değil. Bir zamanlar Ramazan gelmeden önce başka bir hava çökerdi şehrin üstüne. Günler kısalmazdı belki ama akşamlar daha anlamlıydı. Şimdi ise her şey biraz daha hızlı ve eksik…
Eski Ramazanlar bence daha sessizdi. Sessizlikten kastım yokluk değil; aksine bir huzurdu. Televizyonlar iftara beş kala susar, mutfaktan tencere kapaklarının sesi gelirdi. Sofra mütevazı ama bir o kadar da kalabalıktı. Kimse “menü” konuşmazdı, kimse neyin eksik olduğunu saymazdı. Olanla yetinmek, Ramazan’ın doğal bir parçasıydı.
İftar saatine yakın sokakta bir telaş olur, eline ekmek alan koşar, son anda yetişmenin sevinci yaşanırdı. Ezan sesiyle birlikte şehir aynı anda nefes alırdı sanki. Kimse telefona bakmaz, kimse fotoğraf çekmezdi. O an sadece oradaydık. Açlık bile bir şikâyet değil, paylaşılan bir sabırdı.
Sahurlar bambaşkaydı. Uykulu gözlerle kurulan sofralar, davulcunun sesi hâlâ kulaklarımızda ama artık çoğumuz alarm kuruyoruz. Belki daha pratik ama daha yalnız…
En çok da eski Ramazanların duygusu eksik şimdi. O yavaşlık, o bekleyiş, o birlikte olma hâli… Şimdi her şey var ama sanki bir şey yok. Sofralar daha zengin, zaman daha fakir. Herkes bir yerlere yetişiyor, kimse anın içinde kalamıyor.
Belki Ramazan değişmedi. Belki biz büyüdük, belki yorulduk, belki de hayat araya çok şey soktu. Ama yine de insan istiyor… Bir akşam, hiçbir şey düşünmeden ezanı beklemeyi. Aynı sofrada sessizce oturmayı… Eski bir Ramazan gibi hissetmeyi.
Ramazan yaklaşıyor. Belki bu sefer eskiyi birebir geri getiremeyiz ama bir yerinden tutabiliriz. Bir akşam telefonu masadan kaldırarak. Bir sofrayı biraz sadeleştirerek. Birlikte susmayı hatırlayarak.
Çünkü bazı şeyler geri gelmez ama hatırlanır.
Ve bazı Ramazanlar, hâlâ içimizde bir yerde durur.
Velhasıl unutmadan da eklemekte fayda var; Ramazan değişmedi, bizler değiştik…