Eskiden Ramazan’ın geldiğini sadece takvimlerin yapraklarından değil, sokağın değişen kokusundan ve ağırbaşlı havasından anlardık. Hazırlıklar günler öncesinden başlar; mutfaklardan taşan zahire kokuları, ilk sahurun o meşhur sesiyle pencerelerimize ulaşırdı. Şimdilerde ise sahur vakti sokaklar mahzun, pencereler sımsıkı kapalı.
Akıllı telefonların ruhsuz bildirim sesleriyle, dijital alarmların soğuk metalik ritmiyle uyanıyor; bin yıllık bir geleneğin parmaklarımızın arasından sessizce kayıp gidişini izliyoruz.
Ramazan davulcusu dediğimiz kişi, sadece elinde tokmağıyla gürültü çıkaran bir "ses kaynağı" değildi. O, mahallenin gece bekçisi, karanlık sokakların güveni ve sahur vaktinin neşesiydi. Her sokağın kendine has bir ritmi, her davulcunun dilinde ayrı bir manisi vardı.
Bu manilerle sadece uykumuzdan uyanmaz, kadim bir edebiyatın ve toplumsal aidiyetin sıcaklığıyla ayılırdık. Davulcu bahşiş toplarken kapıya geldiğinde, sadece bir hizmetin bedeli ödenmezdi; o anlarda kurulan göz teması, edilen bir çift laf, mahalleli olmanın en samimi nişanesiydi.
Bugün modern şehir yaşamı, "gürültü kirliliği" ve "konfor" adı altında bizi birbirimizden koparıyor. Beton binaların yalıtımlı camları arkasında, yan komşumuzun ışığının yanıp yanmadığını bilmeden, kendi dijital dünyalarımıza hapsoluyoruz. Evet, telefonumuz bizi tam vaktinde uyandırıyor ama bizi bir topluma ait hissettirmiyor. Davul sesi, bizi bir "biz" yapıyordu; aynı sesle gözlerimizi açıyor, aynı melodiyle soframıza oturuyorduk. Eğer bu sesi tamamen kaybedersek, sadece bir çalgıyı değil, bizi biz yapan o nahif bağlardan birini daha koparmış olacağız. Teknolojinin hızı, geleneğin o yavaş ve demlenmiş huzurunu bizden çalıyor.
Eski Ramazanların tadını o davulun sesinde, manilerin kafiyesinde ve komşu penceresinden sızan loş ışıkta arayanlara… Biz bu sesle büyüdük ve bu hatıra, cebimizdeki hiçbir cihazın bildirim sesiyle değiştirilemeyecek kadar kutsal, hiçbir modern kolaylığa feda edilemeyecek kadar kıymetli…
Saygılarımla
Kalın sağlıcakla…