Avrupa âdeta bir ateş çemberini andırıyor.
Avrupa yanıyor mu, yoksa refah düzeni mi çatırdıyor?
Ekonomik krizden siyasi kırılmaya evrilen bu süreç aslında, refah kıtasının kırılma noktasına işaret ediyor.
Avrupa’nın görüntüsü son haftalarda tanıdık ama ürkütücü. Sokaklarda göstericiler, güvenlik güçleriyle çatışmalar, kapanan iş yerleri ve dozajı giderek sertleşen siyasi açıklamalar…
Fransa’dan Belçika’ya, İtalya’dan Portekiz’e, İspanya’dan Hollanda’ya, Yunanistan’dan Arnavutluk’a uzanan protestoların ortak paydasında hayat pahalılığı, eğitim, barınma ve kamu hizmetleri bulunuyor. Yunanistan’da öğrenciler ile öğretmenlerin 21 Ekim’de düzenlediği gösteriler de bu tablonun güncel örneklerinden biri.
Arnavutluk’ta yolsuzluk iddiaları ve hükümetin istifası talebiyle düzenlenen gösterilere tepki gösteren Başbakan Edi Rama, ülkedeki huzursuzluğun gerçek toplumsal problemlerden beslendiğini fakat, yabancı aktörlerin etkisiyle –dış güçlerle- bir “hibrit savaş”a dönüştüğünü savundu.
Peki, Avrupa gerçekten kontrolden mi çıkıyor? Yoksa uzun zamandır biriken toplumsal problemler artık siyasi sistemin taşıma kapasitesini mi zorluyor?
Ve unutmamak gerekiyor ki; cihanşümul bir değişim-dönüşüm olacaksa, dünya; mutlak surette Avrupa’nın kayığına bindirilir…

MESELE YALNIZCA PAHALILIK DEĞİL, GELECEKSİZLİK
Meseleye biraz istatistiklerden ve verilerden hareketle bir yaklaşım sergileyelim.
Avrupa Birliği’nde Ağustos 2026’da genel işsizlik yüzde 6,1 iken, 25 yaş altındaki gençlerde yüzde 15,4’tü. Eurostat’ın 2025 verilerine göre 15-29 yaş grubunun yüzde 24,2’si yoksulluk veya sosyal dışlanma riskiyle karşı karşıya. Bu oranlar bütün gençlerin aynı şartlarda yaşadığı anlamına gelmiyor. Fakat önemli bir kırılganlık alanına işaret ediyor.
İspanya’nın en etkili gazetelerinden olan El Pais’in19 Ekim tarihli analizinde aktarılan araştırmalara göre, siyasi temsil mekanizmalarının kendilerini temsil ettiğine inanmayan 30 yaş altı seçmenlerin oranı Fransa’da yüzde 74, İtalya’da yüzde 69, İspanya’da yüzde 59 civarında. Bunlar her ülkede aynı yöntemle yapılmış tek bir Avrupa araştırmasının sonuçları olmasa da farklı ulusal anketlerden aktarılan oranları ifade ediyor. Yine de ortak bir güvensizlik hissinin görünür olduğunu söyleyebiliriz.
Gençlerin meselesi elbette yalnızca iş bulmak değil. İş bulsalar bile ev kiralayamıyor, bağımsız bir hayat kurmakta zorlanıyor ve eğitimle daha iyi bir geleceğe ulaşacaklarına eskisi kadar inanmıyorlar. Ailelerinin birikimleriyle kendilerinin ekonomik imkânları arasındaki mesafe büyüdükçe, demokrasiye bağlılık ile mevcut siyasetçilere güven birbirinden ayrılıyor.
Oxford Üniversitesi siyaset bilimcisi Tim Vlandas’ın El Pais’te tartışılan “gerontonomi”* kavramı da bu gerilime dikkat çekiyor. Yaşlanan toplumlarda siyasi tercihler, emeklilik ve mevcut refah düzeninin korunması çevresinde şekillenirken gençlerin konut, eğitim ve gelecek beklentileri geri planda kalabiliyor. Bu durum elbette yaşlıları suçlamak için değil, kuşaklar arasındaki kaynak ve temsil dengesizliğini anlamak için önemli bir referans noktasına işaret ediyor.
*Gerontonomi (Yaşlılık Ekonomisi): Dünya genelinde yaşlanan nüfus ve düşen doğum oranlarının makroekonomik, finansal ve toplumsal etkilerini inceleyen kavramsal bir terimdir.

SOKAKLAR NEDEN FARKLI ÜLKELERDE AYNI ANDA HAREKETLENİYOR?
Avrupa’da sokaklar bir anda hareketlendi. “Sokaklar neden farklı ülkelerde aynı anda hareketleniyor?” diye sormadan edemiyoruz. Daha önceleri çokça şahit olduğumuz “kontrollü kaos” yine mi hortladı? Avrupa’daki gösterilerin ortak bir dili olması, bütün eylemlerin tek merkezden yönetildiğini ispatlamıyor elbette. Ancak sinek küçük olsa da mide bulandırabiliyor. Hiç şüphesiz benzer ekonomik baskılar, benzer toplumsal tepkiler doğurabilir. Üstelik sosyal medya, başka bir ülkede kullanılan sloganın, eylem biçiminin ve öfkenin kısa sürede yayılmasını kolaylaştırıyor. Bir tıkla her yerde olabiliyorsunuz…
Yine verilerden yola çıkalım. Avrupa Öğrenci Birliği’nin izleme raporu, 16 Mart-16 Mayıs 2026 döneminde 22 ülkede 54 öğrenci protestosu tespit etti. Önceki raporlama döneminde 13 ülkede 31 eylem izlenmişti. Protestoların konuları eğitim bütçesinden hayat maliyetlerine, demokratik hesap verebilirlikten Filistin ile dayanışmaya kadar uzanıyordu. Bu veri, protesto dalgasının yalnızca Ekim ayında birdenbire ortaya çıkmadığını gösteriyor.
Dünya Ekonomik Forumu’nun 2026 Küresel Riskler Raporu da toplumsal kutuplaşmayı, eşitsizliği, ekonomik gerilemeyi ve dezenformasyonu birbirini besleyen riskler arasında değerlendiriyor. Rapor elbette Avrupa’da gizli bir operasyon yürütüldüğünü söylemiyor. Kurumlara güvenin zayıfladığı, ekonomik endişelerin siyasi kutuplaşmayla birleştiği bir dünya tablosu ortaya koyuyor. Protestoların ekonomik sebeplerinin olması dolayısıyla sonuçlarının da siyasi olması şaşırtıcı değil. İnsanlar geçim sıkıntısı yaşadığında önce fiyatlara itiraz ediyor, sonra bu fiyatları değiştiremediğini düşündüğü yönetime güvenini kaybediyor. Süleyman Demirel’in “boş tencere” teoremi buna en iyi örnektir.

MACRON, CUMHURİYETİ YIKMAYA YÖNELİK BİR TEŞEBBÜS MÜ GÖRÜYOR?
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un “Cumhuriyeti yıkmaya yönelik teşebbüs” söylemi dünyada ciddi yankı uyandırdı. İşte meselenin en kritik ve balıksırtı diyeceğimiz noktası da tam olarak burada düğümleniyor. Bir protestonun şiddete dönüşmesiyle anayasal düzeni ortadan kaldırmayı hedefleyen örgütlü bir teşebbüs aynı şey değil.
Macron, kamu düzeninin yeniden sağlanacağını ifade ederek, yabancı liderlerin Fransa’daki olaylar üzerinden siyasi kazanç sağlamaya çalışmasını eleştirdi. Haberde yaklaşık 2.500 gözaltıdan ve 900’den fazla kişinin yargılanmak üzere sevk edilmesinden söz ediliyor. Elbette kamu binalarına saldırı, kundaklama, yağma veya insanlara yönelik şiddet varsa devletin görevi güvenliği sağlamaktır. Ancak şiddet olaylarının varlığı, bütün göstericilerin aynı amaçla hareket ettiği anlamına da gelmiyor. Devletin meşruiyeti yalnızca düzeni sağlama gücünden değil, barışçıl protesto hakkını koruyabilmesinden de doğar. Yağma, yıkım, şiddet olmadığı müddetçe her nümayiş haktır.
Böyle durumlar puslu havalar gibidir. Puslu havaları kaos arzusunda olanlar çok sever. Bu minvalde askerlerin sokaklara indiği iddiasına da dikkatle yaklaşmak gerekiyor. Mevcut haberlerde güvenlik tedbirlerinin artırılması ve muhtemel askerî konuşlandırma ihtimali dillendiriliyor. Avrupa genelinde orduların sokakları kontrol altına aldığına dair doğrulanmış bir tablo yok. Bazı Fransız yerel yönetimlerinin belirli bölgelerde kısmi sokağa çıkma kısıtlamaları uyguladığı bildiriliyor.

PERDE ARKASINDA KİM VAR? KONTROLLÜ GEZİ PARKI OLAYLARI BENZETMESİ NE KADAR DOĞRU?
Fransa’daki olayları Türkiye’deki Gezi Parkı olaylarıyla karşılaştırmak, devlet-toplum ilişkisi bakımından anlamlı olabilir.
Burada önemli bir ayrım var. Dış aktörler toplumsal çatlakları büyütmeye çalışabilir. Ancak bu ihtimal, her çatlağın dışarıdan açıldığı anlamına da gelmiyor. İçeride gerçek bir öfke varsa propaganda onu istismar edebilir. Öfkenin kaynağıyla onu kullanan aktörleri birbirine karıştırmamak gerekir. Her iç olayın da öyle ya da böyle dış güçlerce puslu bir havaya büründürüleceğini unutmamak mühim.

HİBRİT SAVAŞ MODELİ DEVREDE
Yazının girişinde Arnavutluk Başbakanı Edi Rama’nın “hibrit savaş” modeline atıf yaptık. Daha önce Rusya ve İran’ı çevrim içi dezenformasyonu desteklemekle itham eden Rama, “bu durum artık kabul edildi ve Avrupa genelinde büyük bir problem haline geliyor” dedi.
Hibrit savaş modeli, geleneksel -konvansiyonel- askeri güçler ile düzensiz harp unsurlarının, vekil güçlerin etkilerinin, siber saldırıların, ekonomik baskıların, diplomasinin, hukukun ve bilgi-dezenformasyon kampanyalarının aynı anda kullanıldığı çok boyutlu bir stratejidir. Farklı metotların aynı anda ve koordineli bir şekilde kullanıldığı modern bir çatışma türünü ifade eder. Avrupa şu an bunu yaşıyor. En son gündeme gelen PHP’deki iki kritik güvenlik açığı, küresel çapta bir siber güvenlik alarmına yol açtı. Bu olay belki de bunun yan bir yansıması bile olabilir.
Hibrit savaş, muğlak bir zemindir. Ortam pusludur ve neyin ne olduğu pek görülmez. Beşinci kol faaliyetleriyle şaşırtmacalar bile yapılabilir. Bu sebeple yürütülen faaliyetlerin arkasında kim veya kimlerin olduğunu tespit etmek güçtür ve zaman alan bir süreçtir. Hibrit savaşta gaye, hedef ülkeyi istikrarsızlaştırmak, savunmasız hale getirmek ve güçsüz bir konuma sokmaktır. Psikolojik harp burada da devrededir. Dikkatli olmak her zamankinden daha mühimdir.

SAĞ YÜKSELİRKEN TARİH YENİDEN Mİ YAZILIYOR?
Avrupa’da sağ popülist ve aşırı sağ partilerin yükselişi, göç, güvenlik, ulusal kimlik ve ekonomik güvencesizlik tartışmalarıyla birlikte ilerliyor. Ancak bugünkü Avrupa’yı doğrudan İkinci Dünya Savaşı öncesindeki faşizm dönemine eşitlemek de tarihsel farkları siler.
Meseleyi biraz daha açacak olursak; kurumlara güven azaldığında, merkez partiler çözüm üretemediğinde ve toplum kendisini “kazananlar” ile “kaybedenler” arasında bölünmüş hissettiğinde, radikal siyasi seçeneklerin cazibesi artabilir. Bu seçenekler yalnızca aşırı sağda değil, düzeni kökten değiştirme vaadi sunan farklı akımlarda da görülebilir.
Bu sebeple günün sonunda protestoların siyasi neticesi tek yönlü olmayacak. Bazı ülkelerde sosyal harcamaların artırılması, bazılarında daha sert güvenlik politikaları, bazılarında ise seçimlerde daha keskin bir sağ-sol kutuplaşması ortaya çıkabilir. Avrupa’nın geleceği; sokağın ne kadar büyüdüğünden çok, yönetimlerin bu taleplere nasıl karşılık vereceğine bağlı bir süreçten geçiyor.

OLAYLAR AVRUPA’NIN DEĞİŞİM VE DÖNÜŞÜM SANCILARI MI?
Avrupa’daki gelişmelerin en güçlü açıklaması; tek merkezden yönetilen bir rejim değiştirme planından ziyade, ekonomik baskıların temsil ve güven krizleriyle birleşmesinin neticeleridir diyebiliriz. Bu elbette, dış müdahale teşebbüslerinin hiç olmayacağı anlamına gelmiyor. Böyle bir iddianın ispatlanması da takdir edersiniz ki zor. Ancak dünya tarihi bizlere gösteriyor ki her kargaşa ve kaos mutlak surette başkalarının ekmeğine yağ sürüyor.
Önümüzdeki dönemde protestoların sürmesi mümkün gözüküyor. Öğrenci hareketleri, sendikalar, konut krizi yaşayan kesimler ve kamu çalışanları ortak taleplerde buluşursa eylemler daha geniş bir toplumsal tabana yayılabilir. Fakat her ülkenin ekonomik yapısı, siyasi kurumları ve toplumsal dengeleri farklı olduğu için kıta çapında tek bir ihtilal-inkılap dalgası yaşanacağını şimdiden söylemek nâmümkün.
Avrupa’nın önündeki asıl tehlike; yalnızca sokakların karışması değil, insanların oy vererek, çalışarak ve kurallara uyarak hayatlarını iyileştirebileceklerine dair inançlarını kaybetmesi. Mesele burada düğümleniyor. Dünyadaki resesyon ve irrasyonel ekonomik durumlar bunun en büyük tetikleyicisi. Öyle ki; satmak istediğiniz para etmiyor, almak istediğinize para yetmiyor.

Ekonomik sebepler siyasi neticeler doğurabilir. Ama bu sonuçları kimin şekillendireceğini gizli planlardan önce, toplumların taleplerine verilen cevaplar belirleyecek.
Devletler yalnızca öfkeyi bastırabilecek mi, yoksa öfkenin sebebini ortadan kaldırabilecek politikalar üretebilecek mi?
İşte bu soru Avrupa’nın geleceğini ve yönünü belirleyecek kritik sorulardan biri olarak önümüzdeki günlerde karşımıza çıkacak.
Netice olarak; yazımızın başında da belirttiğimiz üzere; dünyada cihanşümul bir değişim-dönüşüm tahayyül ediliyorsa, dünya; mutlak surette Avrupa’nın kayığına bindirilir…
Bu sözümüzü de kağıttan bir kayık olarak denize bırakıp geleceğe not düşelim.