***

Ali: N’apıyoruz biz Sudi ya? Üç kuruş para için mezarcı olduk çıktık!.. Vallahi akbaba olduk biz. Ali ile Sudi değiliz biz artık.

Ulan bitsin artık be!..

Bu son olsun mu lan Sudi?

Sudi: Son olsun Ali abi, kaçalım gidelim buralardan…

(İnşaat – 2003)

***

Ne vakit tuhaf ve anlatılması zor zamanlardan geçsek, Ömer Vargı’nın İnşaat filmi gelir aklıma. Ali ile Sudi’nin çıkmazları gelir gözümün önüme. Yukarıdaki diyalog da aslında filmin özünü anlatır seyirciye. Ama yine iflah olmazlar tabii, o ayrı.

Son zamanlarda yaşananlara baktığımızda “nasıl bir ketenpere, nasıl bir cendere içindeyiz” demeden edemiyorum. Yaşadıklarımızın toplamına bakınca insanın aklına aynı soru geliyor: Biz ülke olarak ne yaşıyoruz?

Fon piyasasındaki büyük soruşturma, sermaye piyasalarındaki manipülasyon iddiaları, belediyelere yönelik adli süreçler, organize suç ve uyuşturucu soruşturmaları, futbol dünyasındaki bahis ve hakem mevzusu, şirketlere yönelik mali soruşturmalar…

Bunların tamamını tek bir dosyanın parçalarıymış gibi okumak bizleri doğru bir sonuca ulaştırmaz. Fakat aynı dönemde farklı alanlarda para, güç, nüfuz ve kurumsal ilişkiler üzerine yoğunlaşan soruşturmaların artması, Türkiye’nin yeni bir eşiğe geldiğini düşünmemize yol açıyor.

‘Mani Pulite’nin Gölgesinde Türkiye

İşte bu noktada kaçınılmaz bir şekilde “Türkiye bir “Mani Pulite” mi yapıyor?” sorusu ortaya çıkıyor.

Elbette henüz bir Mani Pulite (Temiz Eller Operasyonu) yapılıyor diyemeyiz. Ancak Türkiye’de devletin ekonomik, siyasi ve toplumsal alanlarda kurulan bazı ilişkileri daha agresif biçimde denetlemeye başladığı yeni bir dönem kesinlikle var.

Bu ikisi aynı şey değil. Bunu not edelim.

Önce İtalya’daki “Temiz Eller (Mani Pulite)” efsanesini doğru anlayalım

İtalya’daki Mani Pulite, 1992 yılında Milano’da başlayan ve kısa sürede ülke çapında siyasi yolsuzluk sistemini ortaya çıkaran büyük bir yargı süreciydi. Tangentopoli olarak anılan skandal, yalnızca birkaç siyasetçinin rüşvet alması meselesi değildi. Siyaset, kamu ihaleleri, şirketler ve finans arasındaki sistemik ilişkileri görünür hale getirdi.

Araştırmalar, soruşturmaların 1992-1994 döneminde binlerce gözaltı ve tutuklamaya, çok sayıda siyasetçinin soruşturulmasına ve İtalya’nın geleneksel parti sisteminin çökmesine yol açtığını ortaya koyuyor. O dönem Hristiyan Demokratlar ve Sosyalist Parti gibi dönemin güçlü siyasi aktörleri büyük ölçüde tasfiye olurken, yeni bir siyasi dönem başlamıştı.

Ama burada Türkiye açısından unutulmaması gereken çok önemli bir ayrıntı var. Mani Pulite yolsuzluğu İtalya’dan tamamen temizlemedi. Aksine, yargı ile siyaset arasındaki çatışmayı büyüttü. Sonraki yıllarda Silvio Berlusconi döneminin yükselişine ve hukuk-siyaset geriliminin daha da sertleşmesine zemin hazırladı. Akademik çalışmalar da Mani Pulite’nin uzun vadeli sonuçlarının yalnızca “temizlik” olmadığını, siyasi sistemin yeniden yapılanması ve kurumlar arasındaki çatışmayla birlikte okunması gerektiğini vurguluyor. Bizim de düşüncemiz bu yönde.

Dolayısıyla temizlik operasyonu yapmak başka, temiz bir sistem kurmak başka şeydir. Türkiye’nin, yaşanan bu son olaylara dair heybesine katması gereken en önemli olgu budur.

Türkiye’de bugün gördüğümüz nedir?

2026’nın özellikle son aylarına geldiğimizde soruşturmaların alanı genişledi. Fon soruşturması bunun en çarpıcı örneklerinden biri oldu.

Yatırım fonu sektöründe 131 fonun tasfiye sürecine girildi. 500 binden fazla yatırımcıyı ve yaklaşık 20 milyar dolarlık varlığı ilgilendiren büyük bir kriz oluştu. Soruşturmalarda piyasa manipülasyonu iddiaları da ayrıca incelemeye alındı.

Adalet Bakanı Akın Gürlek ise soruşturmanın olağan dışı kazanç hareketleri ve şikayetler sonrasında ilerlediğini, Sermaye Piyasası Kurulu’nun (SPK) soruşturma izni verdiğini ve mal varlıklarının kaçırılmasını önlemeye yönelik tedbirler alındığını açıkladı.

Üstelik mesele yalnızca finans piyasalarıyla sınırlı kalmadı.

Futbolda bahis, şike ve hakem dosyası soruşturmaları genişledi. Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) daha önce yüzlerce hakem ve futbolcuyu bahis iddiaları sebebiyle disiplin sürecine almıştı. Eylül ayı sonunda Merkez Hakem Kurulu (MHK) Başkanı Ferhat Gündoğdu’nun da aralarında bulunduğu yedi kişinin gözaltına alındığı ayrı bir “hakemler dosyası” soruşturması yürütüldü.

Bu arada, Adalet Bakanlığı da açık biçimde “temiz futbol” ifadesini kullanıyor.

Uyuşturucu soruşturmalarında ise sanat, medya, spor ve iş dünyasından tanınan isimlere yönelik operasyonlar peş peşe geldi. Fakat burada özellikle dikkat edilmesi gereken husus, bir kişinin gözaltına alınması veya soruşturulmasının suçlu olduğu anlamına gelmediğidir. Hukukun temel sınırı da tam olarak burada başlıyor.

Akın Gürlek dönemi: Daha sert bir adli refleks mi?

Akın Gürlek 11 Şubat 2026’da Adalet Bakanı oldu. Bakan Gürlek daha önce İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı görevinde bulunmuştu.

Göreve gelişinden sonra organize suç, uyuşturucu, mali suçlar, sermaye piyasaları ve futbol gibi farklı alanlarda yürütülen soruşturmalar kamuoyunun gündeminde daha fazla görünür hale geldi. Bu gelişmelerden hareketle “Gürlek bütün operasyonların mimarıdır” sonucu çıkarmıyorum. Bu doğru bir okuma olmaz. Zira soruşturmalar farklı savcılıklar, kurumlar ve mevzuat çerçevesinde yürütülüyor. Fakat yeni Adalet Bakanı Gürlek’in söylemlerinde, kim olursa olsun hukuk önünde hesap verme ve devlet kurumlarının koordinasyonu atıfları belirgin bir tema olarak ön plana çıkıyor.

Gürlek, adliye ile idarenin koordinasyonunu organize suç, uyuşturucu ve siber suçlarla mücadeleyi birlikte yürüttüklerini de açıkça ifade ediyor. Bu sebeple karşımızdaki tabloyu bir kişinin operasyonları olarak görmek yerine devletin; güvenlik, adalet ve mali denetim mekanizmalarını daha koordineli kullanmaya yönelmesi olarak okumak daha sağlıklı olacaktır.

Karşımıza yine “güven” mefhumu çıkıyor

Bütün bunlar yaşanırken asıl büyük problem tam karşımızda duruyor. Burada sorun operasyon değil elbette. “Güven” meselesi çok ama çok mühim… Ve yine en büyük imtihan olarak bizi bekliyor. İşte Türkiye’nin önündeki en kritik mesele “güven” meselesi.

Bir devlet çok sayıda operasyon yapabilir. Ancak vatandaşın, yatırımcının, şirket sahibinin ve yabancı sermayenin kafasında “bu hukuk herkese aynı mı uygulanıyor?” sorusu oluşursa bütün operasyonların ekonomik maliyeti de artar.

Dünya Adalet Projesi’nin 2025 verilerinde Türkiye hukuk devleti endeksinde 143 ülke arasında 118’inci sırada yer alıyor. Özellikle hükümet gücünün sınırlandırılması, temel haklar, medeni adalet ve düzenleyici uygulama gibi alanlarda ciddi problemlere atıfta bulunuluyor.

OECD’nin 2026 yolsuzluk ve kamu bütünlüğü değerlendirmesi de Türkiye’de siyasi finansman, kamuya bilgi erişimi ve yargısal bütünlüğün uygulama boyutunda OECD ortalamasının gerisinde kaldığını gösteriyor. OECD, Türkiye’nin ulusal bir yolsuzlukla mücadele stratejisini güçlendirmesi gerektiğini de belirtiyor.

IMF’nin Türkiye değerlendirmesi ise meseleyi doğrudan ekonomiyle bağlayıp “mülkiyet haklarının ve sözleşme uygulamasının güçlendirilmesi, yargısal bütünlüğün iyileştirilmesi, yatırımcı güvenini ve uzun vadeli sermaye akımlarını destekler” deniliyor.

Dolayısıyla hep vurguladığımız “ekonomik gerçek” budur. Borsa için en pahalı risk yalnızca manipülasyon değildir. Hukuki belirsizlik de bir risk primidir.

“Safralar atılıyor” mu?

Safralar atılıyor demek için henüz erken. Fakat bir fırsat penceresi de açılmış durumda. Ülkemizin bugün yaşadıklarını “Türkiye bağırsaklarını temizliyor” şeklinde kesin bir ifadeyle net ve tam olarak tanımlayamam. Bu çok iddialı olur. Çünkü soruşturmaların nihai sonuçlarını henüz bilmiyoruz.

Fakat devletin ekonomik ve sosyal hayatın farklı katmanlarında biriken kayıt dışı, manipülatif, organize ve suç teşkil eden ilişkileri daha görünür hale getirmesi, doğru yönetilirse bir temizlik fırsatına dönüşebilir. Bu elimizdeki en iyi koz ve imkandır.

Yanlış yönetilirse –ki bunu kimse istemez- tam tersine başka sorunlara kaynak teşkil edebilir.

“Temizlik” söylemi farklı okunup yönetilirse, Türkiye; ciddi bir imtihanın ortasında da bulabilir kendisini. Dikkatli yürütülmesi gereken bir süreçten geçiyoruz. Hak ve hukukun tam olarak tecelli ettiğini herkes görmek istiyor.

Türkiye’nin en büyük sınavı da burada başlıyor.

“Terörsüz Türkiye” bu büyük resmin neresinde?

Terörsüz Türkiye sürecini de aynı dönemin önemli siyasi başlıklarından biri. Yalnız burada çok önemli bir stratejik ihtimal var.

Türkiye terör meselesini azaltırken aynı zamanda içeride hukuk, ekonomi ve kamu yönetimi alanlarında yeni bir normalleşme meydana çıkarabilirse bu iki süreç birbirini güçlendirebilir.

Güvenlik riskinin azalması yatırım ortamını iyileştirir. Hukuki güvenin artması yatırımı artırır. Yatırım ve istihdam arttıkça toplumsal refah güçlenir.

Bu zincir Türkiye’nin önünde ciddi bir fırsat oluşturabilir. İyi değerlendirmek lazım.

Bahçeli'den “Türk Asrı” çıkışı… Beş yıllık formül neyi haber veriyor?

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin “Erdoğan-MHP-Cumhur İttifakı-Türk Asrı” formülü son günlerin önemli gündem maddelerinden biri oldu.

Devlet Bahçeli’nin 6 Ekim'de açıkladığı formül siyasi açıdan oldukça açık:

“Yürütmede Erdoğan, yasamada MHP, Türkiye’de Cumhur İttifakı, dünyada Türk Asrı!..”

Burada sadece slogan yok. Hamasi bir söylem de söz konusu değil. Bahçeli aynı konuşmada MHP’nin Meclis’teki temsil gücünü artırmasını, yasama faaliyetlerinde ve politika belirlemede daha faal olmasını istediğini söyledi. Ayrıca 2028’de Meclis kararıyla seçimlerin yenilenmesi ve Erdoğan’ın yeniden aday olabilmesi yönündeki çağrısını ortaya koydu.

Bu sözlerin siyasi şifresini çözümlemek gerekirse; Cumhur İttifakı’nın yalnızca bugünü yönetmek değil, 2028 sonrasını da bugünden tasarlamak istediğini söyleyebiliriz.

Recep Tayyip Erdoğan yürütmenin merkezindeki liderlik olarak korunmak isteniyor.

MHP ise yasamada daha güçlü ve belirleyici bir aktör olmak istiyor.

“Türk Asrı” ifadesi ise iç siyasetten çok daha geniş bir dış politika ve devlet vizyonuna işaret ediyor.

Fakat bunun gerçekleşmesi her zaman olduğu gibi seçim sonuçlarına bağlı. Bahçeli’nin siyasi formülü bir gelecek projeksiyonu çiziyor. Henüz hayata geçirilecek bir siyasi tablo değil elbette.

Türkiye’nin önündeki gelecek senaryoları

Bütün bu yaşanan ve devam eden sürece dair herkesin beklentisi gerçek temizlikten geçiyor. Türkiye gerçekten yeni bir sayfa açabilir. Bu arada operasyonlar devam eder fakat toplumun bir bölümü bunların siyasi amaçlı olduğunu düşünürse güven zedelenmesi devam eder. Bu algının önüne de mutlak suretle hak ve hukukun tam olarak işletilmesiyle geçilebilir. Herkesin ve benim de arzuladığım gelecek “büyük kurumsal reform” olacaktır. İşte o zaman “temiz eller” gerçekten anlam kazanır.

Temiz bir yarın mümkün mü?

Temiz yarınlar mümkün dünyalarda hep var ve mümkün olmaya devam edecek. Ama temiz yarınlar operasyonla değil, kurumla kurulabilir. Kurumlar bizi yarınlara taşır. İtalya’nın tecrübesinin Türkiye’ye bıraktığı en önemli ders budur.

Mani Pulite siyaset sistemini sarstı. Türkiye’nin ihtiyacı ise yalnızca sistemi sarsmak değil, daha iyi bir sistem kurmak.

Bugün ülkemizin önünde olağanüstü bir fırsat var.

Terörsüz Türkiye ile güvenlik alanında yeni bir sayfa açıldı. Buna ek olarak mali ve adli soruşturmalarla kayıt dışı ve suç ekonomisiyle mücadele güçlendirilebilir, ekonomide dezenflasyon ve reformlarla yatırım ortamı iyileştirilebilirse mükemmel bir yarın mümkün…

Ama bunların tamamını birleştirecek tek bir olgu var, o da “güven…”

Türkiye güven meselesini birinci gündem maddesi yaparsa, bugün “operasyonlar dönemi” diye gördüğümüz süreç birkaç yıl sonra çok daha anlamlı bir isim kazanabilir.

Türkiye’nin kurumsal temizlik ve yeniden yapılanma döneminin sayfası açılabilir.

Ama bütün bunları bugün dile getirmek için henüz erken olduğu kanaatindeyim. Çünkü gerçek temizlik ve arınma ilk gözaltıyla değil, sonrasında kurulan düzenle anlam kazanacaktır.

Netice olarak; safralarından kurtulan bir devlet mi olacağız, yoksa safraları temizlerken kurumlarını da güçlendiren bir devlet mi?

Aradaki fark, önümüzdeki beş yılın kaderini belirleyebilir. Elde fırsat ve imkan var.

Ve…

Temiz bir yarın mümkün!