Koca bir yazın daha yavaş yavaş sonuna geliyoruz. Gökyüzündeki o cömert, kavurucu güneşin ateşi biraz olsun kırılmaya yüz tuttu; içimizi sızlatan o rüzgâr, akşam serinlikleriyle "Ben buradayım" demeye başladı bile.

Her mevsim geçişi bir melankoliyi fısıldar ya kulaklarımıza, bu yılın yazından geriye kalan tortu ne yazık ki yorgunluktan ve tarifi imkânsız bir kaygıdan ibaret. Deniz kenarında serin bir nefes almanın, bir tatile çıkmanın lüks olduğu; sadece "hayatta kalma" mücadelesinin verildiği bir yaz daha tarihin tozlu raflarına kalkıyor.

Bizler, bu coğrafyanın cefakâr insanları, din, dil, ırk gözetmeksizin aynı ortak paydada buluşuyoruz: Yarın ne olacak kaygısı. Yazın bitişiyle birlikte zihnimizdeki o dinlence ihtimali birdenbire silindi; yerini kışın, ayazın ve en acısı da pazar torbalarının, faturaların ağırlığına bıraktı.

Önümüzdeki ay okulların zili çalacak. Çoğu aile için bu zil, ne yazık ki neşenin değil, derin bir kara kara düşünme halinin habercisi. Kalem, defter, çanta, kıyafet... Bir eğitim-öğretim yılının başlangıcı, artık dar gelirli haneler için adeta bir ekonomik sınav, bir kriz dönüştürücüsü haline geldi. Bir silginin, bir boya kaleminin bile lüks sayıldığı bu tabloda, annelerin babaları gerçekten yoruyor.

Çalışacağız, yine çalışacağız; çünkü bu hayatın durmaya, dinlenmeye tahammülü yok. Ama asıl mesele, insanımızın sırtındaki bu yükün her geçen gün biraz daha katlanılmaz hale gelmesi. Gelin görün ki, umut etmeyi, yarın için güzel bir şeyler düşlemeyi de elden bırakmamalıyız. Bütün bu dertlerin arasında, çocuklarımızın gözlerindeki o parıltıyı söndürmemek için yine omuz omuza vereceğiz. Çünkü bu toprakların en büyük gücü, ezilenin, çalışanın, üretenin bitmek tükenmek bilmeyen direncidir. Yaz biter, kış başlar; ama insanca yaşama umudumuz hep baki kalır.