OECD’nin 2025 Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı (PISA), aslında yalnızca öğrencilerin matematik, fen ve okuma puanlarını açıklamadı. Dünyanın eğitim sistemlerine oldukça sert sorular yöneltti. Türkiye’nin üç alandaki sevindirici yükselişinden bahsedeceğiz. Fakat PISA 2025’in asıl hikâyesi Türkiye’nin yükselişinden daha büyük meseleleri de ön plana taşıdı.
Mesela, “çocukları geleceğe gerçekten hazırlıyor muyuz?” sorusu.
Bu sorunun cevabı özellikle gelişmiş ülkeler açısından pek rahatlatıcı değil.
PISA 2025’e 91 ülke ve ekonomiden 760 binden fazla öğrenci katıldı. OECD ortalamasında matematik ve okuma performansı şimdiye kadarki en düşük seviyelere geriledi. 2015-2025 arasında OECD ülkelerinde okuma puanı 28, matematik puanı ise 22 puan düştü. Bir başka ifadeyle OECD’nin ortalama öğrencisi, matematikte bir yıldan, okumada ise yaklaşık bir buçuk yıllık öğrenme karşılığından daha fazlasını kaybetmiş durumda.
İşte tam da bu tablonun ortasında Türkiye, farklı bir başarı hikâyesi yazdı.

TÜRKİYE ÜÇ ALANDA BİRDEN YÜKSELDİ
Türkiye’nin 2025 PISA sonuçları gerçekten dikkat çekici ve sevindirici bir tablo oluşturdu.
Türkiye’nin fen puanı 494, okuma puanı 472, matematik puanı ise 462 oldu. OECD ortalamaları sırasıyla 482, 461 ve 463 puan...
Dolayısıyla Türkiye fen ve okumada OECD ortalamasının üzerine çıkarken, matematikte OECD ortalamasını yakaladı.
Buradaki en önemli husus, değişimin yönü…
2022’den 2025’e Türkiye’nin fen puanı 18, okuma puanı 16, matematik puanı yaklaşık 8-9puan yükseldi. OECD genelinde ise aynı dönemde üç alanda da gerileme yaşandı. OECD, Türkiye’yi üç alanda birden gelişme gösteren az sayıdaki eğitim sisteminden biri olarak gösteriyor. Eğitim politikalarındaki müspet atılımlar ve Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli, meyvelerini vermeye başladı diyebiliriz.
Tabii bu arada sıralamalar da yükseldi. Türkiye, 2022’de OECD ülkeleri arasında fen bilimlerinde 29’uncu, okumada 30’uncu, matematikte 32’nci sıradayken, 2025’te sırasıyla 14, 13 ve 23'üncü sıraya çıktı. Ancak burada önemli bir metodolojik not var. Katılımcı ülke sayısı 81’den 91’e yükseldiği için yalnızca sıralamaya bakmak doğru olmaz. Puan değişimi bizlere daha sağlıklı bir gösterge teşkil edecektir.
Uzun vadeli hikâyeye bakacak olursak burada durum daha da ilginç bir noktaya evriliyor.
Türkiye 2003’ten 2025’e fen bilimlerinde 434’ten 494'e, okumada 441’den 472’ye, matematikte 423’ten 462'ye yükseldi. OECD de Türkiye'nin fen bilimlerinde yaklaşık on yılda 60 puana yaklaşan artışını, üç yıldan fazla öğrenme karşılığına denk gelen dikkat çekici bir uzun dönem ilerlemesi olarak vurguluyor.
İşte burada “Türkiye bir anda sıçradı” demek yerine, “Türkiye’nin yükselişi 2025’te görünür hâle gelen daha uzun bir trendin devamı” demek daha doğru ve yerinde bir cümle olacaktır.

PEKİ, AVRUPA'DA NE ÇÖKTÜ?
PISA 2025’in belki de –Avrupa’ya göre- en önemli hikâyelerinden biri Türkiye değil, Avrupa’nın eğitim performansındaki aşınma.
Finlandiya bunun çarpıcı örneklerinden biri. Ülkenin 2025 sonuçları matematik ve okumada 2022’nin altında kaldığı görünüyor. Üç alandaki sonuçları da 2022 öncesindeki bütün PISA ölçümlerinden daha düşük. Fransa’da da 2025 sonuçları üç alanda birden son yılların en düşük seviyeleri arasında. İsveç’te de matematik ve okuma gerilemiş durumda.
Buradan “Avrupa eğitim sistemi çöktü” gibi büyük bir hüküm çıkarmak doğru olmayacaktır. Fakat eski varsayımın ciddi biçimde sarsıldığınıda net bir şekilde söylenebiliriz.
Zengin ülke + yüksek eğitim harcaması = otomatik olarak yüksek öğrenme başarısı…
Denklem ve sonuç artık eskisi gibi değil.
Zaten OECD’nin kendi değerlendirmesi de harcama miktarının tek başına yeterli olmadığını gösteriyor. Eğitim politikalarının nasıl tasarlandığı, öğretmenin niteliği, aile desteği, öğrenme ortamı ve kaynakların nasıl kullanıldığı belirleyici hale geliyor.

TÜRKİYE’Yİ NE YÜKSELTTİ? BURADA DİKKATLİ OLMAK GEREKİYOR
PISA sonuçları bize “şu politika Türkiye'yi yükseltti” diye kesin bir nedensellik sunmuyor.
Bu ayrımı yapmak önemli…
Fakat veriler bazı ipuçları veriyor.
Türkiye’de 2015’e göre düşük performanslı öğrencilerin oranı matematikte 16, okumada 16, fende 25 puan azalmış durumda. Aynı zamanda Türkiye’de öğrencilerin yüzde 81’i fen bilimlerinde en az temel yeterlilik düzeyine ulaşmış durumda… Bu bana göre yükselişin en önemli tarafını teşkil ediyor. Başarı yalnızca birkaç “çok iyi öğrenci” üretmekten ibaret görünmüyor. Doğal olarak tabanın yukarı çekilmesi de önemli bir faktör olarak ortaya çıkıyor.
Öğretmen tarafında da olumlu sinyaller var. Türkiye’de öğrencilerin yüzde 74’ü fen öğretmenlerinin öğrencilerin öğrenmesiyle ilgilendiğini, yüzde 73’ü öğretmenin öğrenciler anlayana kadar devam ettiğini bildiriyor. Öğretmen desteği ile fen performansı arasında ülkelerin büyük bölümünde müspet münasebet bulunuyor.
Bununla birlikte Türkiye’nin hâlâ ciddi problemleri de var elbette. Öğrencilerin yüzde 53’ü sınavdan önceki iki haftada en az bir gün okula gitmediğini, yüzde 41’i en az bir ders kaçırdığını bildirmiş. Aile desteği de 2022’ye göre gerilemiş durumda…
Yani sontablo “her şey düzeldi” demiyor bizlere.
Tam tersine bazı temel öğrenme göstergeleri yükselirken, eğitim sisteminin başka damarlarında alarm ışıkları yanıyor. Bu hususlar çok ama çok mühim…

YAPAY ZEKÂ ÖĞRENCİNİN YARDIMCISI MI, DÜŞÜNMENİN YERİNE GEÇEN ROBOT MU?
Gelelim yapay zekâ ve öğrenci ilişkisine…
PISA 2025’in belki de geleceğe dönük en önemli mesajı burada yatıyor.
Türkiye’deki öğrencilerin yüzde 52'si yapay zekâ sohbet araçlarını öğrenmelerine yardımcı olmak için haftada en az bir kez kullandığını söylüyor. OECD ortalaması ise yüzde 46.
Fakat PISA’nın ortaya koyduğu neticeyi “AI kullanan kötü öğrenci” şeklinde okumamak gerekiyor.
Çünkü sık AI kullanan öğrenciler genel olarak daha düşük puanlara sahipken, ölçülü ve amaçlı kullanımın bazı görevlerde daha iyi sonuçlarla ilişkili olduğu görülüyor. OECD özellikle yapay zekânın cevabı öğrencinin yerine üretmesinden ziyade öğrencinin üretilen cevabı değerlendirmeyi öğrenmesinin önemini vurguluyor.
Diğer yandan Türkiye açısından çok ilginç bir veri daha var. Öğrencilerin yüzde 68,1'i, derslerde yapay zekânın ürettiği bilgileri değerlendirmeyi öğrendiğini bildiriyor. OECD ortalaması ise yüzde 62,6.
Tabii burada da bir uyarı yatıyor.
Türkiye’nin bilgisayar temelli problem çözmede beklenen performansın üzerinde netice alan öğrenci oranı yalnızca yüzde 30,7 ve bu gösterge Türkiye’yi 84 sistem arasında alt sıralarda bırakıyor.
Dolayısıyla geleceğin eğitiminde mesele “çocuğa yapay zekâ kullandıralım mı?” olmayacak.
Asıl mesele, “çocuk yapay zekânın verdiği cevabın doğru olup olmadığını anlayabiliyor mu?” olacak.
İşte matematik, okuma ve eleştirel düşünce burada yeniden önem kazanıyor. Bu üçlü sac ayağı geleceğim eğitim sistemi için ciddi bir eşiği temsil ediyor.

ÇOCUKLARIN OKUMA ALIŞKANLIĞI NEDEN ARTIK BİR EĞİTİM MESELESİNDEN FAZLASI?
OECD’nin PISA 2025’teki en çarpıcı uyarılarından biri okuma konusunda.
2018-2025 arasında okuma becerilerindeki düşüş yalnızca metni anlamaktan ibaret değil. Bilgiyi değerlendirme, farklı kaynakları birbirine bağlama ve okunan şey üzerine eleştirel düşünme gibi beceriler özellikle geriliyor.
“Hızlı okuyan ama yanlış cevap veren” öğrencilerin oranı 2018’de yüzde 5 civarındayken 2025’te yüzde 9’a yaklaşmış durumda… OECD, eğlence amaçlı okumanın azalması ve dijital içeriklerin hızlı tüketilmesinin bu eğilimle ilişkili olabileceğini belirtiyor. Elbette bu durumun tek başına nedensel olarak ispatlanmadığını da göz önünde tutmak gerekiyor.
Buradaki mesele çok daha büyük bir neticeyi ortaya koyuyor. Zira yapay zekâ çağında bilgiye ulaşmak ucuzladı.Pahalı olan artık bilgi değil.Doğru bilgiyi seçmek…
Bu sebeple matematik yalnızca matematik değildir. Okuma yalnızca Türkçe dersi değildir. Fen yalnızca laboratuvar bilgisi değildir.Bunların tamamı çocuğun dünyayı sorgulama kapasitesidir. Eleştirel düşünce de bunun temelidir.
Karl R. Popper’ın da dediği gibi; “bir teorinin bilimsel olabilmesinin temel ölçütü, onun yanlışlanabilir (sınanabilir) olmasıdır.” Yoksa bilim bir dogmadan ibaret olur. Dolayısıyla eleştirel düşünce bu sebeple üzerinde ciddiyetle durmamız gereken bir husustur.

ÖĞRENCİ, ÖĞRETMEN, OKUL VE AİLE: DÖRT AYAKLI EĞİTİM
PISA 2025 Türkiye’ye aslında dört ayrı görev veriyor. OECD verilerinden hareket ile gelin bunlardan da kısaca bahsedelim.
Öğrenci;daha fazla öz-düzenleme, planlama, soru sorma ve yardım isteme becerisi kazanmalı. Türkiye’de öğrencilerin yalnızca yaklaşık yüzde 34’ü ders çalışırken yaklaşımını sık sık planladığını bildiriyor.
Öğretmen; bilgi aktaran kişiden öğrenme sürecinin rehberine dönüşmeli. Fakat bunun için öğretmene sürekli yeni görevler yüklemek yerine zaman, materyal ve mesleki gelişim desteği sağlanmalı.
Okul; telefonu tamamen yasaklayan veya tamamen serbest bırakan ikili bir tartışmadan çıkıp dijital araçları ne zaman ve nasıl kullanacağını öğretmeli. Türkiye’de öğrencilerin yüzde 83’ü cep telefonu kullanımının okulda yasak olduğu okullarda bulunuyor. Bu arada OECD ortalaması yüzde 49.
Aile; çocuğun kaç soru çözdüğünden önce ne okuduğunu, ne düşündüğünü ve neyi merak ettiğini konuşmalı. Çünkü PISA verilerinde aile desteği ile öğrenme sonuçları arasında genel olarak pozitif ilişki bulunuyor.

TÜRKİYE'NİN YÜKSELİŞİ SEVİNDİRİCİ AMA ASIL SORU BUNDAN SONRA
Türkiye’nin PISA 2025 performansını küçümsemek için hiçbir veri yok. Üç alanda birden yükselmek ve özellikle fen ile okumada OECD ortalamasını aşmak önemli bir gelişme. Gurur tablosu.
Fakat bunu “Türkiye eğitim problemini çözdü” şeklinde okumak da aynı derecede yanlış olur. Eğitim camiamız da bu düşüncede değil zaten. Bu noktada Türkiye’nin önündeki mesele artık yalnızca puan yükseltmekten değil, bu yükselişi kalıcılaştırmaktan geçiyor.
Yeni müfredatın beceri temelli yapısı, öğretmen eğitimi ve dijitalleşme gibi adımlar Millî Eğitim Bakanlığı (MEB) tarafından son dönemde daha fazla öne çıkarılıyor. Fakat Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’nin kademeli uygulaması 2024-2025’te başladığından, PISA 2025'teki bütün kazanımları bu yeni modele bağlamak metodolojik olarak doğru olmayacaktır. Ama yine de bu modelin ittirici bir güç olacağını da yadsımamak gerekiyor.Bu durum psikolojik bir destek manası da güdüyor.
PISA 2025’te ortaya çıkan sonuç bir zafer ilanından çok, hangi yönde ilerlenmesi gerektiğini gösteren bir pusula olarak okunması yerinde olacaktır. Benim açımdan PISA 2025’in Türkiye için en değerli tarafı da tam olarak burada yatıyor.

Dünyanın zengin ülkeleri bile okuma ve matematikte gerilerken Türkiye’nin yükselmesi önemli bir fırsat. Fakat bu fırsatı gerçek bir eğitim dönüşümüne çevirecek olan şey sınav sıralaması değil; iyi öğretmen, güçlü temel beceriler, merak eden çocuk, okuyan aile, disiplinli okul ve yapay zekâyı kullanan ama onun yerine düşünmeyen bir öğrenci modeli olacaktır.
Geleceğin çocuğunu yapay zekâdan korumaktan öte onu, yapay zekâ karşısında düşünme kabiliyetini kaybetmeyecek kadar güçlü yetiştirmek gerekiyor.PISA 2025’in en önemli kısmı dabence bu cümlede saklı.
Ülkemizin 2025 yılında yükseldiği yer çok ama çok kıymetli bir nokta. Bu noktadan sonra asıl başarı;2028’de de yükseliyor olmak değil, çocukların neden yükseldiğini artık sistem olarak biliyor olmaktan geçecektir.
Başarıların bilincinde olan bir sistem ve başarıları sürdürebilir kılabilmemiz dileğiyle…