İnsanlığın yitik yüzyılından merhaba…
Size bu satırları uzun zamandır duymadığınız, görmediğiniz ve işitmediğiniz bir kuyudan yazıyorum. Ben ve üç kişi daha var bu kuyuda. Ben bu kuyunun bir ziyaretçisi oldum. Bu yazıyı yazdıktan sonra yine sizin gibi hayatıma devam edeceğim belki de. Kim bilir?
Bu yazıyı çokça şey yaptığınızı zannedip aslında hiçbir şey yapmadığınızın dahî farkında olmadığınız bir anda okumayın. Arkanıza yaslanın ve sadece yazının akışına kendinizi bırakın. Hepsi bu…
İki satırlık sözler okuyacak ve on beş saniyelik videolar izleyecek kadar fazla vaktiniz de yok, biliyorum.
Beri gelin ve dediklerime kulak kesilin o zaman…

Hakîkati Kaybeden İnsan: Kanaat Toplumundan Hikmet Medeniyetine
İnsan, yirminci yüzyılın sonunda bilgiye ulaştı.Yirmi birinci yüzyılın ortasında ise bilgi, insana ulaşmaya başladı.Eskiden insanlar kitap arardı.Bugün ise kitaplar insanı bulur hâle geldi.Eskiden hakîkatin peşinden koşulurdu.Şimdi ise algoritmalar “kanaat” dağıtıyor.Belki de çağımızın en büyük paradoksu tam olarak burada başlıyor.
Hikmet medeniyeti; bilginin ahlâk, adalet ve ilâhî rıza ile bütünleştirildiği, her şeyin yerli yerine konulduğu bir bilgelik ve hayat düzenini ifade eder. Bu anlayış, İslâm düşünce ve irfan geleneğinde ilim ile ameli birleştirir. İşte mana da tam olarak burada zuhur eder.
Diğer yandan bilginin en fazla üretildiği çağda yaşıyoruz. Fakat anlamın en hızlı tüketildiği çağın da tam ortasında bulunuyoruz.
Modern insan artık cehaletten değil, bilgi fazlalığından yoruluyor.Çünkü bilgi arttıkça hikmet artmıyor. Enformasyon çoğalıyor, fakat buna karşın idrak derinleşmiyor.Tam da bu noktada üç farklı düşünce dünyası aynı soruda buluşuyor.
Ulus Baker...
Seyyid Ahmet Arvasi...
Ömer Öztürkmen...
Üçü de farklı kavramlarla aynı derin boşluğa işaret ediyor. İnsan artık kendisini kaybetmeye başladı!

Kanaat Toplumu Hakîkatin Yerini Alınca
Ulus Baker’in en önemli eleştirilerinden biri modern dünyanın düşünme biçimine yöneliktir. Baker’e göre çağımız, bilgiden çok kanaat üretmektedir. İnsanlar artık düşünmüyor, kanaat tüketiyor.Sosyal medya ise bunun yalnızca teknolojik aracıdır.Asıl mesele, düşüncenin yerini hazır yargıların almasıdır.
Herkes konuşuyor.Çok az kişi düşünüyor.
Kanaat toplumunda “doğru” olmak önemli değildir.Önemli olan “görünür” olmaktır, “trend” olmaktır.Haklı olmak değil...
Baker burada Spinoza’nın “etkin düşünce” anlayışını çağımıza taşımaya çalışıyordu.Çünkü insan ancak gerçekten düşündüğünde özgürleşebilir.
Arvasi’nin İnsanı: Ruhunu Kaybetmeyen Medeniyet
Ulus Baker’in bu aktarımları ışığında tam da bu noktada Seyyid Ahmet Arvasi farklı bir pencere açar bizlere.Ona göre medeniyet yalnızca teknoloji değildir.Medeniyet önce ahlaktır. Ve dahî estetiktir, imandır. Sonra kültür gelir peşi sıra…
Arvasi’nin “Türk-İslam Ülküsü”nde sürekli vurguladığı şey; insanın yalnız bedenden müteşekkil olmadığıdır. Elbette yalnız akıl da değildir. İnsan aynı zamanda ruhtur, eşref-i mahlukattır.
Bugün yaşadığımız kriz belki ekonomik değildir. Belki siyâsîbile değildir.Asıl kriz insanın kendi ruhundan uzaklaşmasıdır.Büyük şehirlerde yalnız yaşayan milyonlarca insan bunun sessiz şahidi olarak karşımızda duruyor. Mutluluğun ekseni evlerin metrekareleriyle eş tutuluyor. Evler büyüyor, gökdelenler yükseliyor.
Fakat…
Kalpler küçülüyor.

Bilgi Arttıkça Hikmet Neden Azalıyor?
Oysa bilgimiz arttıkça hikmet de aynı oranda artmayacak mıydı? Yakîn hâsıl olmayacak mıydı?
Bugün yapay zekâ birkaç saniyede binlerce kitap özetleyebiliyor.Milyarlarca belge tarayabiliyor.Mükemmel metinler bile yazabiliyor.
Peki hikmet üretebiliyor mu?
Hayır…
Zira hikmet yalnızca bilgi değildir.Hikmet yaşanmışlıktır. Tecrübedir. Yakîne ulaştıran bir vasıtadır. Çoğu zaman da vicdandır, sabırdır ve sessizliktir.
Bunu ne algoritmalar öğrenebilir, ne de veri merkezleri üretebilir. Yapay zekâ dediğimiz olgu müşahhas (somut) bir aktarımdır. Oysa insan öyle mi? İnsan, mücerret (soyut) yanıyla ancak insandır. Bilgi bellekte bulunur.Hikmet ise karakterde… İşte çağımızın en büyük kırılması ve buhranı da bu noktada yaşanıyor.

Ömer Öztürkmen’in Metafizik Ürpertisi
Ömer Öztürkmen,“Karıncalardan Özür Dilerim” kitabının girişinde Yunus Emre’nin “benim bir karıncaya ulu nazarım vardır” sözünü başa koyuyor ve ekliyor: “Bilim ve teknoloji uzak gelecekte bu güce sahip olsa bile insanoğlu bir karıncayı dahî yaratamaz…” Zira insan ancak keşfedebilir, yaratamaz.
Öztürkmen’in yazılarında ve fikir dünyasında “metafizik ürperti” hep üst düzeyde… Metinlerinde sürekli hissedilen bir şey vardır.İnsan bu dünyaya sığmıyor.Ne kadar zenginleşirse zenginleşsin, ne kadar teknoloji üretirse üretsin, ne kadar hızlanırsa hızlansın...İçindeki sonsuzluk arzusu hiç bitmiyor.
Çünkü insan fânîlik içinde sonsuzluğu arayan tek varlık.
Belki de bütün sanat bunun içindir.Şiir bunun içindir.Secde bunun içindir.
İnsan ölümlü olduğu için değil, ebediyeti sezdiği için huzursuzdur. Ve bu huzursuzluk, huzurlu olmanın yegâne dönemecidir.
Estetik Kaybolunca Ahlâk da Kayboluyor
Estetikten etiğe uzanan büyük bir kopuşun eşiğindeyiz.
Etrafımıza şöyle bi’ bakalım. Modern şehirler çok güzel görünüyor, medeniyette seviye atladığımızı varsayıyoruz. Fakat güzel hissettirmiyor.
Binalar yükseliyor buna mukabil ruhlar alçalıyor. Estetik yalnız mîmâride aranıyor.Oysa estetik aynı zamanda ahlâkın bir formudur.
Bir insanın konuşması, yürümesi, merhameti, bakışı...Hepsi estetik bir biçim taşır.
Ahlâkın kaybolduğu yerde estetik de yaşayamaz. Çünkü güzellik hakîkatin kardeşidir.Hakîkatli olacağız ki estetik onu tamamlasın, tam olsun.

Ahireti Kaybeden Dünya!
Bugünün insanı ölümden hiç olmadığı kadar korkuyor. Zira ölüm hayatın dışına itildi.
Eskiden mezarlıklar şehirlerin içindeydi. Geçerken bir fatiha okunurdu. Şimdi şehirlerin dışına taşındı. Bir kabristanı görmek, ebediyet ile ünsiyet kurmaktır. Tefekkür etmektir, egolarından arınmaktır ve “ben” olmanın ayaklar altına alındığı müthiş bir andır.
Eskiden insanlar ölümü konuşurdu. Hâkîkatin ta kendisiyle irtibat kurardı. Bugün ise algoritmalar ölümü görünmez hâle getirme gayretinde. Fakat ölüm görünmeyince yok olmuyor maalesef. Onca hayalin içinde hakîkat, bir güneş gibi parlıyor.
Arvasi’nin “iman”, Öztürkmen’in “metafizik ürperti” dediği şey işte burada anlam kazanıyor.
Ahiret düşüncesi yalnız ölüm sonrası değildir.Dünyaya ölçü kazandıran vicdandır, bir eksendir. İnsan hesap vereceğine inanıyorsa kimsenin görmediği yerde de doğru kalabilir.
Belki de modern dünyanın en büyük kaybı budur.Denetim arttı, vicdan azaldı.

Hakîkatin En Büyük Düşmanı Gürültüdür
Artık sessizlik lüks oldu. Modern çağın “sessiz lüks” modasından bahsetmiyorum elbette.
Telefon susmuyor, bildirimlerin biri bitmeden biri geliyor. Dolayısıyla zihin dinlenemiyor.Oysa bütün büyük düşünceler sessizlikte ve bazı zamanlarda yalnızlıkta doğmuştur. Âlimler, mütefekkirler hepsi önce sessizliği dinledi.Belki bizim de yeniden öğrenmemiz gereken budur. Bilgiyi değil; tefekkürü, konuşmayı değil; dinlemeyi, tepki vermeyi değil; anlamayı önceleriz.Hakîkat, modern dünyanın gürültüsünde yitip gidiyor. Dünyamız büyürken, insan küçülüyor. Enformasyon çağında ruhunu kaybeden insan, ruhsuz bir medeniyetin sessiz çöküşüne şahitlik ediyor belki de.
İnsan Yeniden Kendisini İnşâ Etmek Zorunda
İnsanoğlu, yine yeniden kendisini inşâ etmek mecburiyetindedir.
Ulus Baker bize düşünmeyi yeniden öğretiyor.
Seyyid Ahmet Arvasi köklerimizi hatırlatıyor.
Ömer Öztürkmen ise ötelerin ötesini unutmamamız gerektiğini fısıldıyor.
Üç farklı düşünce dünyasının asgari müştereklerde buluştuğuortak payda burası belki de…
İnsan yalnız ekonomik bir varlık değildir. Aynı zamanda yalnız biyolojik bir organizma da değildir. İnsan; anlam arayan, hakîkati özleyen, estetik endişeler taşıyan, güzelliğe yönelen ve sonsuzluk fikriyle yaşayan bir varlıktır. Bugün yaşadığımız büyük kriz teknoloji krizi değil, anlam krizidir. Bilgi çağının da en büyük ihtiyacı maalesef daha fazla veriden geçmiyor. Daha fazla hikmet, daha fazla ahlâk ve daha fazla hakîkat bilincinden geçiyor.
Belki de çağımızın en büyük devrimi; yeni bir teknoloji üretmek değil, yeniden insan olmayı hatırlamaktır. Çünkü medeniyetler önce şehirlerini değil, insanlarını inşâ eder. İnsan inşâ edildiğinde dünya da yeniden inşâ edilmeye başlar ve anlam kazanır. Batı toplumlarında sosyoloji eğitimlerinin önemi ve öğrencilerin bu minvalde tercihlere yönlendirilmesinin belki de başlıca sebebi budur. Bizim toplumumuzda sosyoloji, iletişim, felsefe, tarih, psikoloji ve edebiyat gibi bölümler hiç mi hiç rağbet görmez. “Okursan aç kalırsın” muamelesi görür. Oysa açlığımız tam olarak da bu. Biz bunlara açız…
Velhâsıl;
Daha çok şey bilecek miyiz, yoksa bildiklerimizle daha derin, daha ahlâklı ve daha hakîkatli bir hayat inşâ edebilecek miyiz?
İşte geleceği belirleyecek olan soru da belki de tam olarak budur.
***
Düşünsel Kaşağısızlık: Zihnin kaşınmasını yani düşünme ve sorgulama ihtiyacını giderecek uyarıcılardan, yani “kaşağı”dan mahrum kalma durumudur. Zihinsel tembelliği ve eleştirel süzgeçten yoksunluğu, entelektüel gelişimden mahrum kalma durumu ifade eder. Kelime oyununa dayalı ironik, mecâzî ve felsefî eleştirel bir kavramdır.
Kelime kökenindeki “kaşağı” (atları tımar etmek, kaşımak için kullanılan tarak) mecâzî olarak zihni uyandırma ve uyarma anlamı taşır.
***
Kelâm-ı kibar: Amelsiz ilim meyvesiz ağaçtır. Amel, ilimsiz kördür. İkisi birlikte meyve verir.