Cennet misali vatanımız uğruna gözünü kırpmadan feda eden aziz şehitlerimizi sonsuz rahmet ve minnetle yâd ediyorum. Makamları âlâ olsun. Rabbim gazilerimize hayırlı ömürler versin. Acılı ailelerine de sabr-ı cemil diliyorum. Bir daha böylesi acılar yaşamayalım.
Türkiye için artık yeni bir sayfa açıldı. TBMM; 10 Ağustos 2026 Pazartesi günü terörsüz Türkiye için büyük bir mutabakata vararak asrın kararına imza attı. 467 el barışa kalktı. Hayırlara vesile olmasını diliyorum. Terörden nemalanan birçok cephe de artık kendine başka kapılar arayacak.
Gelelim asıl meselemize…
Malumunuz, Türk siyasetinde bazı oylamalar yalnızca bir kanunun kaderini belirlemez. Partilerin karakterini de ele verir.10 Ağustos 2026’da TBMM Genel Kurulu’nda kabul edilen ve kamuoyunda “Çerçeve Yasa” olarak bilinen“Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun”, böyle bir imtihandı.
Kanun; 467 kabul, 87 ret, 7 çekimser ve 2 mükerrer oyla kabul edildi. Düzenleme, terör örgütü PKK’nın silah bırakması ve örgütsel varlığını sona erdirmesinin doğrulanması sonrasında belirli suçlar bakımından hukukî süreçlerin ertelenmesi ve örgüt mensuplarının topluma yeniden kazandırılmasını hedefleyen bir çerçeve oluşturuyor.
Fakat Meclis’teki 467’ye karşı 87’lik tablo kadar dikkat çekici başka bir rakam daha vardı. O da “91” idi. Yani, Yeni Parti’nin Meclis’teki milletvekili sayısı.
TBMM’nin güncel sandalye dağılımında AK Parti 277, Yeni Parti 91, DEM Parti 56, MHP 46 ve CHP 45 milletvekiliyle yer alıyor. Böylece Yeni Parti, kuruluşunun üzerinden henüz birkaç hafta geçmişken Meclis’in ikinci büyük grubu ve ana muhalefet partisi konumuna geldi. Yeni Partili 91 milletvekili, ilk büyük siyasi sınavlarından birinde aynı yönde oy kullanmadı. Oylama tablosuna baktığımızda, Yeni Parti grubunda;35 kabul, 54 ret ve 2 katılmama gerçekleşti.
İşte asıl hikâye burada başlıyor.

ÖZGÜR ÖZEL “EVET” DEDİ, ÇOĞUNLUK “HAYIR” DEDİ
Özgür Özel, kendisi ve parti yönetiminin kanuna “evet” vereceğini söylemişti. Milletvekillerinin ise kendi seçmenlerinin, bölgelerinin ve toplumsal tabanlarının hassasiyetlerine göre karar vermesini savunmuştu.
İlk bakışta bu durum, demokratik açıdan oldukça cazip görülebilir. Neticede milletvekilleri yalnızca genel başkanın memuru değildir. Anayasa bakımından da yalnızca partisinin değil, bütün milletin temsilcisidir.Dolayısıyla bir genel başkanın “Ben böyle düşünüyorum, siz de aynısını yapmak zorundasınız” dememesi, teorik olarak demokratik bir olgunluk göstergesi sayılabilir.Fakat siyaset dediğimiz olgu, yalnızca bir teoriden ibaret değildir.Bir parti, seçimlere girerken seçmene belirli bir program sunar. O programın arkasında ortak bir siyâsî irade vardır. Parlamentoda da o iradenin belli ölçülerdemüşterek bir yapıda olması beklenir.
Meseleye biraz siyaset bilimi üzerinden yaklaşacak olursak; parti birliğinin yalnızca “disiplin” yoluyla değil, üyelerin parti çizgisine gerçekten “ikna” olmasıyla oluştuğunu söyleyebiliriz. Sağlıklı parti birliği kör itaatten müteşekkil değildir.Anlaşmadan, sadakatten ve gerektiğinde disiplin mekanizmalarındanmeydana gelir.
Bu ayrım önemli…
Zira;parti içi demokrasi ile parti içi düzensizlik aynı şey değildir.Demokrasi başka, herkesin kendi yönüne gitmesi başka…
Diğer yandan bir partinin milletvekillerinin her konuda aynı oy vermesi de demokratik karşılanamaz. Ama hiçbir konuda ortak tutum geliştirememesi de güçlü bir demokratik yapı anlamına gelmez.Tam tersine, ciddi bir parti önce kendi içinde tartışır, farklı görüşleri dinler, komisyonlarda müzakere eder, ardından ortak bir karar oluşturur. Bu hep böyle olmuştur.
Parlamentodaki “serbest oy” uygulaması dünyanın başka demokrasilerinde de vardır. Örneğin İngiltere’de parti grupları bazı konularda milletvekillerini parti çizgisinden bağımsız bırakabiliyor. Fakat bu, parlamentodaki bütün oylamaların serbest bırakıldığı manasına gelmiyor. Sonuç olarak hükümet ve parti politikalarının büyük bölümü parti disipliniyle yürütülüyor. Daha da önemlisi, akademik çalışmalar “serbest oy” verilen konularda dahî milletvekillerinin oy tercihlerinde parti aidiyetinin hâlâ önemli bir belirleyici olduğunu gösteriyor.
Ezcümle; Özgür Özel’in modeli gerçekten “yeni nesil siyaset” olacaksa, bunun bir metodu olması gerekiyor. Meseleyi biraz daha özümseyebilmek için birkaç soruyla konuyu şerh edelim.
- Serbest oy hangi konularda ve durumlarda uygulanacak?
- Parti politikası hangi hususlarda bağlayıcı olacak?
- Bir milletvekili parti programının temel bir maddesine açıkça aykırı oy kullanırsa ne olacak?
- Genel başkan ile Meclis grubu farklı karar aldığında son söz kimin olacak?
Bunlar önemli sorular ve bu sorular cevaplanmadan “parti içi demokrasi” kavramı tek başına bir anlam ifade etmiyor.

ÖZGÜR ÖZEL BİR “LİDER” TESTİ Mİ YAPTI?
Aşırı bir yorum yapmak gerekirse; acaba Özgür Özel politik bir manevrayla Yeni Parti içinde bir “lider” testi mi yapmaya çalıştı? Şayet “serbest oy” deneyi yaparak bir “lider”testi söz konusuysa Yeni Parti’yi yeni bir macera bekliyor demektir. Çıkan bu sonuca istinaden ana muhalefetteki konumu pek de sağlam temeller üzerine kurulmuşa benzemiyor. Akıllarda kalacak bu soruyu Yeni Parti’nin geleceğini şekillendirecek bir not olarak buraya iliştiriyorum.

YENİ PARTİ’NİN İLK CİDDİ FAY HATTI
TBMM’deki oylamada ortaya çıkan tabloda önemli bir nokta var.
Yeni Parti henüz çok genç…
Bir siyâsî partinin ilk büyük tartışmalarından birinde 91 milletvekilinin 54’ünün “hayır”, 35’inin “evet” demesi, sıradan bir fikir ayrılığı olarak da görülebilir. Fakat bunun aynı zamanda Yeni Parti’nin içinde gelecekte daha büyük bir siyâsî fay hattına dönüşme potansiyeli taşıdığını da göz ardı etmemek gerekiyor.
Mesele yalnızca tek bir kanundan ibaretgözükse de, burada mühim olan nokta Yeni Parti’nin kendisini nasıl tanımlayacağını da tartışmaya açıyor.
Yeni Parti, CHP’den kopmuş geniş bir kadronun oluşturduğu yeni bir merkez sol mu olacak?
Millî güvenlik vurgusu daha güçlü olan bir sosyal demokrat parti mi olacak?
Kürt meselesinde daha liberal bir çizgi mi izleyecek?
Yoksa farklı eğilimleri aynı çatı altında tutan geniş bir muhalefet koalisyonu mu olacak?
İşte “Çerçeve Yasa” oylaması, bu soruların henüz cevaplanmadığını ayyuka çıkardı.
Bana sorarsanız 54’e karşı 35 sonucu “Yeni Parti kesin bölündü” demek için elbette yeterli değil.Ama “Yeni Parti’nin içinde hiçbir ciddi görüş ayrılığı yok” dememiz de artık mümkün gözükmüyor.
Unutmamak gerekir ki; siyâsî partilerde asıl tehlike farklı düşünmek değil, farklı düşüncelerin ortak bir siyasal çerçeve içerisinde yönetilememesidir.

CHP İLE YENİ PARTİ ARASINDAKİ FARK NEDEN ÖNEMLİ?
Bu minvalde CHP’nin oylamadaki tutumu ayrıca dikkat çekici bir noktaya evrildi. CHP’de 29 kabul, 2 ret ve 14 katılmama gerçekleşti.
Bu tablo, CHP ile Yeni Parti arasındaki önemli bir siyasal farkı da ortaya çıkarıyor.
Yeni Parti lideri Özgür Özel, “ben evet diyeceğim, vekiller serbest” demesine karşın,grubun çoğunluğu “ hayır” dedi.
CHP ise daha farklı bir grup davranışı sergiledi.
Bu durum CHP’nin daha disiplinli, Yeni Parti’nin ise daha serbest bir grup modeli kurduğu şeklinde okunabilir.
Dolayısıyla ortaya çıkan tablo, iki partinin de farklı bir yeniden yapılanma döneminden geçtiğini gösteriyor.

PEKİ “ÇERÇEVE YASA” GERÇEKTEN BARIŞ GETİRİR Mİ?
Çerçeve Yasa’nın barış getirmesi ve terörsüz bir Türkiye özlemi herkesin ortak paydası. Sorunun en önemli kısmı da burada yatıyor. Kanunun adı ne olursa olsun, Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca bir kanun çıkarmaktan çok daha fazlasında yatıyor. Türkiye’nin ihtiyacı terörün gerçekten sona ermesidir.Silahların susmasıdır. Kandırılmış veya aldatılmış yeni gençlerin dağa gitmemesidir. Türk ve Kürtlerin birbirini güvenlik meselesinin parçası olarak görmemesidir. Doğu ve Güneydoğu’da yatırımın, istihdamın ve ekonomik hayatın normalleşmesidir. En önemlisi de şehit aileleriyle yıllardır çatışmanın yükünü taşıyan toplum kesimlerinin “adalet duygusunun” zedelenmemesidir.
Reuters’ınkanunun kabulünden sonraki saha haberinde de bu çelişki bütün çıplaklığıyla görülüyor. Yasa, Diyarbakır’da çocuklarının dağa çıkması yüzünden yıllardır bekleyen anneler için bir umut anlamına geliyor. Buna karşılık gaziler ve şehit yakınları arasında ciddi bir kırgınlık ve adaletsizlik duygusu bulunuyor. Yine aynı haberde KONDA Araştırma ve Danışmanlık Genel Müdürü Aydın Erdem, toplumun barış fikrini sindirmesinin zor olduğunu, çünkü iki tarafın da diğerine dair çok derin güvensizlikler taşıdığını belirtiyor. Haksız da değil. Herkes bu hissiyatı derinden hissediyor. Zira bütün sürecin en kritik noktasını oluşturan temel husus burada yatıyor.
Barış yalnızca silahların susmasıyla betimlenemez. Barış, toplumun zihninde de bu savaşın bitmesine bağlıdır.Bugünkü süreç geçmişten farklı bir zemine sahip. PKK’nın fesih ve silah bırakma yönündeki adımları, parlamentoda oluşturulan komisyon ve şimdi çıkarılan yasal çerçeve önemli farklılıklar oluşturuyor. Ancak geçmiş deneyim dolayısıyla toplumun “bu kez gerçekten bitecek mi?” sorusunu sorması son derece tabiî karşılanmalı.

YENİ PARTİ VE ÖZGÜR ÖZEL İÇİN ASIL SINAV ŞİMDİ BAŞLIYOR
Gelelim Yeni Parti’deki asıl meseleye…
Özgür Özel açısından mesele yalnızca 54 milletvekilinin “hayır” demesi değil.Aslolan bundan sonra ne yapılacağıdır. Şayet Özgür Özel, “ben demokratım, vekiller serbest” diyerek meseleyi kapatırsa kısa vadede rahatlayabilir.Fakat uzun vadede daha zor bir problemle karşılaşıp “partinin siyâsî hattı nedir?” sorusuyla muhatap olabilir.
Bir genel başkanın, partisinin en temel meselelerinde başka, milletvekillerinin çoğunluğunun başka yönde durduğu bir yapı seçmene ne vaat ediyor ve ne mesajlar veriyor? Bunu da irdelemek gerekir.
Öte yandan tam tersini yapmak, yani “ben evet dedim, herkes evet diyecek” anlayışına dönmek de Yeni Parti’nin kuruluş iddiasıyla çelişebilir. İşte Yeni Parti’nin ve dolayısıyla Özgür Özel’in gerçek sınavı burada başlıyor.
Bence çözüm üçüncü bir yolda.Önce tartışma, sonra karar, ardından disiplin.
Parti içi demokrasi, “demokrasi” kelimesinin yanlış okunmasından kaynaklı “herkes istediğini yapar” demek değildir.Parti içi demokrasi; herkesin konuşabilmesi, kararın ortak mekanizmalarla alınması ve karar alındıktan sonra bunun siyâsî sorumluluğunun birlikte taşınmasıdır.
Dolayısıyla Yeni Parti’nin önünde aslında tarihi bir fırsat duruyor. CHP’den kopmuş olabilir. Ama CHP’nin eski alışkanlıklarını da beraberinde taşımak zorunda değil.

YA HÜKÜMET OLURSA?
Bu süreç iyi yürütülüp yönetilemezse Yeni Parti’nin iktidara gelmesi senaryosunda işler daha sarpa sarabilir. Muhalefetteyken 91 milletvekilinin farklı oy kullanması yönetilebilir.
Ama iktidardayken?
Bütçe oylaması, güvenlik politikası, dış politika, anayasa değişikliği, ekonomi programı, uluslararası sözleşmeler...Bunların her birinde milletvekilleri “ben kendi ilimdeki seçmene sordum, böyle karar verdim” derse hükümet nasıl yönetilecek?
Devlet mekanizması, şahsi kanaatler toplamıyla yürütülen bir sistem değil. Hükümet olmak, yalnızca farklı fikirleri dinlemekte öte “ortak politika” üretebilmek demektir.
Bu sebeple Yeni Parti’nin “özgür vekil” modeli, eğer gerçek bir kurumsal demokrasiyle desteklenmezse bir süre sonra avantaj olmaktan çıkıp yönetim zaafına dönüşebilir.

PEKİ BU OYLAMA AK PARTİ’YE YARAR MI?
Siyâsî açıdan bakıldığında, muhalefetin kendi içinde farklılaşması iktidarın elini belirli ölçülerde rahatlatabilir. Yeni Parti’nin kuruluşuyla CHP’nin bölünmesi zaten muhalefet denkleminde büyük bir değişime yol açtı. Şimdi Yeni Parti’nin ilk büyük oylamasında ortaya çıkan farklılaşma, “muhalefetin ortak bir yönetim alternatifi oluşturma kapasitesi ne kadar?” sorusunu yeniden gündeme taşıyor.
Üstelik Meclis aritmetiğinde AK Parti 277 sandalye ile hâlâ açık ara en büyük grup. Yeni Parti 91 sandalyeyle ikinci sırada. Fakat AK Parti açısından baktığımızda bu sürecin risk taşımadığını da söyleyemeyiz. Barış süreci başarılı olursa, hükümet; tarihi bir siyâsî başarı elde edebilir.Başarısız olursa bunun siyâsî maliyeti de büyük olabilir.Dolayısıyla iktidar için de denklem basit değil.Başarı, barışın kendisinden çok barışın nasıl yönetildiğiyle ölçülecek.
Türkiye’nin ihtiyacı “evetçi” veya “hayırcı” siyaset olmamalı.Ben bu tartışmayı yalnızca “Yeni Parti neden evet dedi?” ya da “54 milletvekili neden hayır dedi?” düzeyinde okumuyorum.
Türkiye’nin ihtiyacı çok daha büyük…
Kırk yılı aşkın bir çatışmanın sona ermesi elbette ülkemiz için tarihi bir kazanım olur. Barışın kalıcı olabilmesi için hukuk, adalet, güvenlik, eşit yurttaşlık, ekonomik kalkınma ve toplumsal hafızanın da aynı anda ele alınması elzem.
Kürt toplumunun bazı kesimlerinde güven eksikliği dillendiriliyor. Diğer yandan şehit aileleri ve gazilerde adalet duygusuna dair ciddi endişeler var. Üstelik yeni kanun, Kürtlerin daha geniş siyâsîve kültürel hakları, terör mevzuatının bütünü ve Abdullah Öcalan’ın statüsü gibi tartışmaların tamamını çözmüş değil.
Yani kanun bir sonuçtan çok bir başlangıcı işaret ediyor.
Yeni Parti’nin oylaması da aynı şekilde bir sonuçdeğil.O da bir başlangıç.

TÜRK SİYASETİNDE YENİ SORU
Bugün Türkiye’de artık yalnızca “kim iktidar olacak?” sorusu sorulmuyor.Bunun yanında çok daha önemli bir soru karşımızda duruyor.
Kim yönetebilecek?
CHP’nin içinden 91 milletvekiliyle yeni bir parti çıkarmak siyâsî başarı olabilir. Fakat bir siyâsî hareketin gerçek gücü; kaç milletvekiliyle kurulduğundan çok, farklı düşünceleri ortak bir gelecek fikrinde birleştirip birleştiremediğiyle ölçülür.
Yeni Parti'nin ilk sınavında 91 vekilin 54'ü “hayır”, 35'i “evet” dedi.
Bu tabloyu ne romantikleştirmek, ne de hemen “bölündüler” diye yorumlamak doğru olur.
Ama bir uyarı levhası olduğu âşikâr…
BARIŞ, MECLİS’TEN ÇIKTIKTAN SONRA TOPLUMUN İÇİNDE KURULACAK
Genel tabloyu karşımıza alıp baktığımızda Türkiye’nin önünde büyük bir sınav bulunuyor.
Eğer gerçekten silahlar susar, örgütsel yapı tasfiye edilir, şiddet sona erer ve toplumun bütün kesimleri kendisini bu ülkenin eşit ve güvende yurttaşı olarak hissederse, bu kanun Türkiye’nin son kırk yılındaki en önemli dönüm noktalarından biri olacaktır.
Netice olarak; siyasetin nihai başarısı kaç kişinin aynı parmağa baktığı değil,farklı parmakların aynı ülkeyi gösterebilmesinde saklıdır. Ve barış, Meclis’ten çıktıktan sonra toplumun içinde kurulacak ve yaşatılacaktır.
